19 Mayıs 2026 Salı
Hani, rahmetli Necmettin Halil Onan’ın “Dur Yolcu!” diye başlayıp “Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın/Bu toprak bir devrin battığı yerdir.” şeklinde devam eden meşhur epik şiiri. İşte bu şiir, bence 19 Mayıs 1919 tarihinin de önüne konulmalıdır. Böylece, bu tarihi gören insanlarımız, bu tarihin öncesinde ve sonrasında neler olup bittiğini, kendini toparlayarak, tarihten “ibret alacak” bir biçimde okuyup anlamalı ve hiçbir zaman unutmayacak bir şekilde de hatırında tutmalıdır.
Büyük Nutuk’un ilk cümlesi, Mustafa Kemal Paşa’nın yazdığı ” 1919 senesi Mayıs’ının on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım.” cümlesi ile başlar. İşte bu cümle ile Anadolu’daki mücadelenin ilk adımı başlamış ve bilindiği gibi 9 Eylül 1922 tarihinde, Türk Ordusu’nun, Türk Milleti’nin büyük bir muzafferiyeti ile son bulmuştu. Bu, 19 Mayıs 1919 ve 9 Eylül 1922 arası dönem anlatılmaya değerdi, çok anlatıldı ve bu millet yeryüzünde olduğu müddetçe de anlatılmaya devam edilecek. Ben de şimdi gerek 19 Mayıs 1919 öncesi ve gerekse sonrasında memleketimizde olan bitenleri unutmamak, unutturmamak için, 19 Mayıs 1919 tarihinden önceki ve sonraki zaman dilimlerinde bazı olan bitenleri tekrar hatırlatarak, Milli Mücadele döneminin sonunda kazanılan “muzafferiyet”in Türk Milleti için ne kadar önem arz ettiğini ortaya koymaya çalışacağım.
Eskilerin deyimiyle “Büyük Harb”, “Harb-i Umumi” yani I. Dünya Savaşı, Devlet-i Âliyye için 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, Avusturya-Macaristan, Almanya içinse, 11 Kasım 1918’de imzalanan mütareke ile sona ermişti. Bu tarihten sonra, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile 9 Eylül 1922 tarihleri arasında geçen süre Türk Milleti için, kelimenin tam manasıyla kâbus dolu günler olarak yaşanır. Nasıl mı, bakın nasıl?
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, o zamanki Devlet-i Aliyye sınırları içinde yaşayan insanları adeta şoke etmişti. Zira, bu mütareke şartları memleketin insanlarını hem maddi hem de manevî bakımdan çok ama çok sarsmıştı. İnsanları yılgın, çaresiz, perişan ve her şeyden kötüsü gelecek için karamsar yapmıştı.
Bu mütareke sonrası, ülkemizin insanları, en entellektüelinden en sıradan vatandaşına kadar ne yapacağını bilemez haldedir. Herkes şaşkın şaşkın, içinde bulunulan durumdan kurtulmak için en olmadık çareleri gündeme getirmeye başlar. Zira, çöküş, yıkılış, yok olma, dağılma yani o günlerin diliyle söylersek “izmihlâl” habis bir ur gibi insanlarımızın beynine musallat olmuş durumdadır. Peki, Mondros Mütarekesi ile ortaya çıkan sıkıntılar neydi? Bu sıkıntılara karşı öne sürülen kurtuluş çareleri nelerdi? Bu konulara kısaca bir göz atarak “19 Mayıs 1919” tarihinin milletimiz ve memleketimiz için ne kadar önemli bir dönüm noktası olduğunu görmeye, anlamaya çalışalım.
Mütarekeden sonra, anlaşma gereği terhis edilen ordunun hakimiyetinin ortadan kalkması sonucu ortada “asayiş” diye bir şey kalmamıştı. Bu yüzden pıtrak gibi ortaya çıkan çeteler bulabildikleri insanları soyma gayretindeydiler. Milletimizde meydana gelen tükenmişlik, bitkinlik, çaresizlik, ve hele hele ümitsizlik duygusu bu çetelerle uğraşmayı akla bile getiremiyordu zaten.
Halkı soyan bu çetelerin yanı sıra memleketin parçalanmasından parsa kapmaya çalışan hem Türk-Müslüman hem de azınlıkların kurduğu cemiyetler başa belâdır o günlerde. Teali İslâm Cemiyeti, İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Kürdistan Teali Cemiyeti gibi, güya temelini Wilson prensiplerinden alan Türk-Müslüman cemiyetlerinin yanı sıra Yunanistan yanlısı Mavri Mira, Karadeniz’de bir Rum devleti kurma hayali peşinde koşan Pontus Rum Cemiyeti, Ermenileri kışkırtarak oluşturulan Hınçak, Taşnak Cemiyetleri, Yahudiler tarafından kurulup işgalcileri destekleyen Alyans İsraelit Cemiyeti gibi cemiyetler, Devlet-i Aliyye’nin canına okumak için hazır ve nazırdılar.
Yalnız bu zararlı cemiyetlerin varlıkları ve çetelerle sınırlı değildi dertler. Milli Mücadele sırasında, bu mücadeleye karşı, onu yok etmeyi amaçlayan öylesine isyanlar söz konusuydu ki; insanların kanını donduracak cinsten.
Meselâ, Ankara’da kurulan meclisin hakimiyetini yok etmeye çalışan Bolu-Düzce-Adapazarı İsyanları. Meselâ, Çapanoğulları denilen bir grup tarafından çıkarılan Yozgat İsyanı. Meselâ, Balıkesir-Biga taraflarında İngilizlerin kışkırtmasıyla çıkarılan Anzavur İsyanı. Meselâ, Konya’da Delibaş Mehmet denilen bir kişinin peşine takılarak başlatılan Konya İsyanı. Meselâ, Urfa ve dolaylarında kışkırtılan Milli Aşireti İsyanı. Meselâ, önceleri Kuvva-yi Milliye’ye çok yardımları dokunan, bazı isyanların bastırılmasını sağlayan ama “düzenli ordu” meselesi ortaya çıkınca, düzenli orduya katılmayı reddedip, başına buyruk hareket etmek isteyen Çerkez Ethem İsyanı. Meselâ, Aydın ve Denizli civarında ortaya çıkan Demirci Mehmet Efe İsyanı. Meselâ, Sivas-Erzincan dolaylarında etnik temel üzerine bina edilmeye çalışılan ve bu amaçla çıkarılan Koçgiri İsyanı. Meselâ, Doğu Karadeniz’de bağımsız bir Rum devleti kurmak için başlatılan Rum-Pontus İsyanı.
Bu isyanların hepsi, Anadolu’da başlatılan Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmaması, Türk Milleti’nin yeniden ihya olup, bir devlet kurarak ortaya çıkmaması için, başta İngilizler olmak üzere diğer müstevli devletler tarafından da kışkırtılmış, desteklenmiş ve başarıya ulaşmaları için gereken her şey yapılmıştı.
Bitmedi. Milli Mücadele ya da İstiklâl Harbi diye andığımız bu harbi yaparken, yani bu harp esnasında, bütün bu yukarıda dile getirmeye çalıştığım sıkıntılardan, Yunan kuvvetleri ile vuruşmaktan öte bir derdimiz daha vardı: Asker kaçakları. Bizim, Trablusgarp Harbi diye andığımız 1911-1912 Türk-İtalyan Harbi ile başlayan, 1912-1913 arasında yaşanan Balkan Harpleri, ardından 1914’te patlayan I.Dünya Harbi sonrası ortaya çıkan tablo insanımızı bezdirmişti. Dolayısıyla da, üzülerek söylemek gerekirse, maalesef bazı insanlarımız da kendilerine kurtuluş çaresi olarak askerden kaçmayı görür olmuşlardı. Değişik kaynaklarda farklı sayılarla anlatılan bu meselede, maalesef binlerce kişinin asker kaçağı konumuna düştüğü de bir gerçektir. İşte, bütün bu hengâmenin içinde düzenli bir ordu kurup da düşmanla çarpışmaya çalışan bu milletin güzel insanları, epeyce bir mesaisini de bu asker kaçakları konusunda harcamıştır.
Şimdi efendim. Milli Mücadele öncesi, memleketin kurtuluşu için düşünülen hal çareleri arasında yer alan İngilizlerin himayesine girmek, Amerikan mandası olmak, -daha önceleri İngilizperestliğin yanında Almanperestlik de var tabii- ve bölgeler halinde kurtuluşu tamam etmek gibi düşünceler var; insanların akıl ve fikirlerinde.
Yorgunluk, tükenmişlik, bezginlik…Ve bunlardan daha korkuncu, bu duyguların getirdiği umutsuzluk…Maalesef, I.Cihan Harbi’nin sonunda, insanlarımızda karşılaştığımız tablo bu. Aydın tabakasının bazıları tutturuyorlar ille de Amerikan mandası diye. Sanatçılarımızdan bazıları ta 1900-1901’li yıllardan başlayan başka ülkelere göç etme düşleri içinde. Üst mertebedeki askerlerden bazıları da “Artık her şey bitti. Bizler de Anadolu’ya geçip çiftçilikle, toprakla uğraşalım. Artık bize “paşa” değil de “bey” desinler.” düşüncesindeler. İşte bu yıkılışı, çöküşü hem topluca hem de şahsi olarak dile getiren yazılardan örnekler:
“Analar, babalar çökmüştür. Sandıklar, kilerler boşalmıştır. Kızlar, kardeşler, hayatın silleleri altında bunalarak tanınmayacak hallere gelmişlerdir. İşgal ise kocaman bir haysiyet yarası gibi bütün İstanbul’u, gittikçe irinleşen pıhtılarıyla sarmaktadır. Dullar, harp sakatları, sokaklarda aç dolaşan terhis edilmiş askerler, hâlâ siperlerdeki lime lime elbiseleriyle, işsiz güçsüz dolaşan yedeksubaylar, işsiz, vazifesiz ne yapacağını, nereye gönderileceğini bilmeyen, birlikleri lağvolmuş muvazzaf zabitler, Müslüman İstanbul’u tıklım tıklım doldururlar. Müslüman İstanbul’un havasında esen, sadece hayal kırıklığı, ümitsizlik, kin ve iniltidir.”
“Gerçi askerlik hayatında, hepsi de halkın çocukları olan binlerce, on binlerce askere kumanda etmiştir. Ama asker başka, halk gene başkadır. Askere emredilir. Halkı ise inandırarak kazanmak lâzımdır. Kaldı ki 1919 Anadolu’sunda halk bitkindir. Bezgindir. Yıllar yılı arkası kesilmeyen savaşlardan, isyanlardan, karışıklıklardan, eşkıyalıktan bıkmıştır. Yemen’den, Basra’dan, Trablus’a, Arnavutluğa, Kürt içlerine kadar onu, Anadolu ve Rumeli’nin Türk halkını harcamışlardır.
Mustafa Kemal’in Samsun-Havza yolunda bindiği hırpani Mercedes-Benz otomobili kimbilir kaç defa bozulunca, yol kenarındaki tarlasında çift süren bir köylüyle konuşması, bu bakımdan ne manalıdır:
“Hemşeri! Düşman Samsun’a asker çıkaracak. Belki buraların hepsini ele geçirecek. Sen ise rahat toprağı sürüyorsun?..”
“Paşa, Paşa! Sen ne diyorsun? Biz üç kardaştık. İki de oğul vardı. Yemen’de, Kafkas’ta, Çanakkale’de hepsi elden gitti. Bir ben kaldım. Ben de yarım adamım. Evde sekiz öksüz ile yetim, üç dul kalmış kadın var. Hepsi benim sapanımın ucuna bakarlar. Şimdi benim vatanım da, yurdum da, aha şu tarlanın ucu. Düşman ora gelinceye kadar benden hayır bekleme!…”
I.Dünya Harbi’nin sonunda meydana gelen yorgunluk, tükenmişlik, bezginlik ve umutsuzluk duygusunu yok eden, “İtaatçı olmayan bir ruh”a sahip olan, o meşum mütareke günlerinde bile “Türk’ün sesini dünyaya duyurmak”tan bahseden bir adam, Mustafa Kemal Paşa diye bir kişi vardır. İşte, “O”nun nasıl bir kişilik olduğunu ortaya koyan üç muazzam ve güzel hatıra:
“İstiklâl Harbi’nin hazırlık devresinde bütün ümitsizliği ile bu harbe ve Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet eden Refik Halid şöyle yazmış ve sormuştu:
‘Her işimiz, her kuvvetimiz meydanda, halkın gözü önünde bir kafese girmiş oturuyoruz. Dünya vaziyete âgâh, hülyanın, blöfün sırası mı? İstedikleri kadar kafama vursunlar, hangi teşkilat, hangi kuvvet, hangi kahraman?..Hülyanın bu derecesine, uydurmasyonun bu şekline artık ben de dayanamayacağım; bâri Kavuklu gibi ben de sorayım:
——Kuzum Mustafa, sen deli misin?
Refik Halid’in bu ümitsizliğinin mantıklı temelleri vardı ve o günlerdeki taraftarları hiç de az değildi. Ancak bu yazısından kırk üç ve “Deli misin?” diye sorduğu Mustafa Kemal Paşa’nın hayattan ayrılışından yirmi dört sene sonra en veciz teşhisi de yine kendisi koymuştu: “Yapılamayacak şeyleri yaptı. Avrupa’nın aczini tek gören adam O’dur.”
“Bu hükmü ölümünden altı ay önce açıkça ifade eden başka bir kıymetli şahit ise yine İstiklâl Harbi’ne ilk anda ve şüphesiz, tereddütsüz katılan Hüseyin Rauf Orbay (İstanbul, 27 Temmuz 1881- 16 Temmuz 1964) olmuştu. 1964 Şubat ayında Askeri Tıbbıye talebeleri ile bir tarih sohbeti yapan Rauf Orbay, aynı akşam kendisini Ankara Orduevi’nde ziyaret eden bazıları ile sohbete devam ederken gençlerin merakının Atatürk ile arasındaki anlaşmazlık üzerinde karar kıldığını anladığı için sözü bu mesele üzerinde toplar ve şöyle devam eder:
“Sevgili gençler, biliyorsunuz benim Atatürk ile bazı siyasi ihtilaflarım olmuştur. Hatta aramızda sizin bilmediğiniz bazı askeri ihtilaflar da olmuş olabilir. Ama şimdi bunların hiçbir anlamı yoktur. Tarihe tanıklık eden bir büyüğünüz olarak benim size Atatürk hakkında söylemem gereken ve sizlerin de bir Türk evlâdı ve müstakbel bir Türk subayı olarak Atatürk hakkında bilmeniz gereken şudur: Eğer o günlerde Mustafa Kemal olmasaydı, bildiğiniz o kadrodan hiçbirimiz, onun yaptıklarını yapmayı göze alamazdık. Ama Mustafa Kemal kurtuluş ve yeniden doğuş konusunda öyle kuvvetli bir inanca, öyle derin bir imana ve öyle güçlü bir iradeye sahipti ki, hiçbirimiz olmasaydık bile o, Samanpazarı’ndaki ameleleri toplayarak bu savaşı onlarla yapardı ve başarırdı.”
“Bu manzara içinde kararlı ve tereddütsüz vatanperverler ise hiç de az değildi ama sadece peşinden gidilecek kararlı ve ümit bahşeden bir önder bekleniyordu. Fakat meydanda bulunan yüksek mevkideki kişiler arasında böyle bir şerefe, şahsiyeti ve mâzideki askerlik hayatı ile ancak ve sadece Mustafa Kemal Paşa lâyık görülmüştü. Sivas’ta iken (15 Eylül 1919) kendisine “Dört sene döğüştünüz. Nihayet bugünkü vaziyete düştünüz. Silahınız yok, cephaneniz yok. Dört millet beraberken ve başınızda bir Almanya varken yapamadığınızı tek başına yapacağınıza ve bütün bir muzaffer âleme meydan okuyabileceğinize nasıl kâni olabilirsiniz. İnsanların ferd halinde intiharı göze aldıkları görülüyor. Demek ki, şimdi de bir milletin intiharına şahit olacağız.”diyen General Harbord’a verdiği; “Bize düşman olanların avucu içine düşmüş bir kuş gibi, boynumuz sıkılarak, tedricî bir tazyik içinde zelilâne ölmekten ise, medeniyetlerini ve şecaatlerini o kadar takdir ettiğimiz cedlerimizin evladı olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.” şeklindeki cevabı ne derece kararlı olduğunu gösteriyordu ve böyle bir cümleyi bir müstevliye söyleyebilen ikinci bir kumandan olmamıştı.”
19 Mayıs 1919, bir milletin küllerinin içinden yeniden doğmaya başladığı gündür. 19 Mayıs 1919, daha küçük yaşlarında, arkadaşları ile birdirbir oynarken, eğilme sırası kendine geldiğinde ve kendisine “Eğil!” dendiğinde “Ben eğilmem. Eğer becerebiliyorsanız başımın üzerinden atlayın!” diyen bir iradenin “dikbaşı” ile dünyaya meydan okuyan, dünyaya gelmiş eşsiz kişilerden birinin sahneye çıkış günüdür. 19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Paşa ve ona inanan bir avuç insanın yeniden şahlanış günüdür.
İstiklâl Madalyası’nı gururla taşıdığımız bir İstiklâl Harbi gazisi torunu olarak ben de, bu milletimizin yeniden doğuş günü olan 19 Mayıs 1919 Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nı en içten dileklerimle kutluyor; aziz milletimize sonsuza kadar sağlık ve huzur dolu güzel günler diliyorum.
KAYNAKÇA:
Prof. Dr. Ali Birinci,İSTİKLÂL YOLUNDA, Süleyman Necati ve Hatıraları.
Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Mustafa Kemal, I. ve II. Ciltler.
İhsan KÖSE
Pendik, 8 Mayıs 2026,Cuma
EGEMENLİK TÜRK’ÜN KARAKTERİDİR
Atatürk,19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Sonra, sırasıyla Amasya Tamimi’ni yayınladı, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaparak, 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı. Böylece,19 Mayıs 1919 günü başlatmış olduğu kurtuluş mücadelesini 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in kurtuluşu ile zaferle sonuçlandırmış oldu.
Yukarıda işaret etmek istediğim tarihler arasında olan bitenleri, bir çırpıda sıralayarak bir paragraf içinde anlatmak çok kolay. Ancak, bu süre içinde gerçekleşen ve anlatılmaya muhtaç o kadar çok konu var ki anlatmakla bitmez. Sadece, düşmanla olan çarpışmaları anlatmak için bile ciltler dolusu kitaplar yazılmış olup, halen de yazılmaktadır.
Bilindiği gibi, Mondros Ateşkesi’nden sonra İtilâf Kuvvetleri Anadolu’ya asker çıkararak yurdumuzu işgale başlamışlardı. İngilizler, önceleri Musul, Antep, Urfa, Maraş’ı işgal etmişler, daha sonra Antep, Urfa, Maraş’ı Fransızlara bırakarak Afyon, Eskişehir, Samsun, Merzifon, Batum’a asker çıkarmışlardı. Fransızlar ise, işgali kendilerine bırakılan Antep, Urfa, Maraş’a Adana’yı da eklemişlerdi. İtalyanlar, Antalya ve Konya tarafları ile yetinmişlerdi. Bu devletlerin, adeta taşeron olarak kullandıkları Yunanlılar da İzmir, Balıkesir, Bursa, Uşak Trakya’yı gözlerine kestirerek işgal etmişlerdi.
Mustafa Kemal için, adına İtilâf Devletleri denen bu işgal kuvvetleri ile çarpışmak ve onlarla mücadele ederek zafere ulaşmak zaten Allah’ın emriydi. Bu işi nasıl yapacağını da çok iyi bilirdi. Zira, o çok zeki ve mükemmel bir asker, aynı zamanda da ömrünün belirli bir kısmını değişik cephelerde çarpışarak geçirmiş, yani bizzat uygulamanın içinde olmuş muzaffer bir kumandandı. Yani, demem o ki, Gazi Paşa, düşmanla çarpışmaktan yılmayan, gözünü budaktan sakınmayan yiğit ve kahraman bir askerdi. Ancak, onu rahatsız eden, kahreden,en az düşmanlar kadar uğraştıran, hani büyük şairin “ateşi ve ihaneti gördük” diye nitelediği “bedhâh”ların oluşturduğu hainler gürûhuydu.
Dolayısıyla, ben, bu yazımda, Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışından itibaren, gerek heyet-i temsiliye, gerekse meclis içinde bulunan muhaliflerin çıkardığı sıkıntılardan, İstanbul hükümetinin kışkırtmalarından, memleketin değişik yerlerinde çıban başı oluşturan asi gruplardan, adına “mütareke matbuatı” denilen kepazeliklerle dolu bir basından ve her yerde sık sık karşılaşılan hainlerin yapıp ettiklerinden birkaç örnek vererek 23 Nisan 1920’nin önemini ortaya koymaya çalışacağım.
Önce, sık sık isyan çıkararak(tabiî ki İstanbul hükümetinin kışkırtmalarıyla),memleket yanarken, yangından mal kaçırırcasına kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ederek talanlara kalkışan isyancılardan başlayalım.
“Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti, Karacabey, Biga ve havalisinde; İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı havalisinde; Bozkır’da, Konya, Ilgın, Kadınhanı, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar havalisinde; Yozgat, Yenihan, Boğazlayan, Zile, Erbaa, Refahiye, Zara havalisinde; Viranşehir havalisinde alevlenen isyan ateşleri bütün memleketi akıyordu. Hıyanet, cehalet, kin ve taassup dumanları bütün vatan göklerini kesif karanlıklar içinde bırakıyordu.
İsyan dalgaları, Ankara’da karargâhımızın duvarlarına kadar çarptı. Karargâhımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan akûrâne (kudurmuşça) kasıtlar karşısında kaldık. Garbî Anadolu ise, İzmir’den sonra yeniden mühim mıntıkalarla, Yunan ordusunun taarruzlarıyla çiğnenmeye başladı. (Genelkurmay Tarih Encümeni Başkanlığı,114 sayılı Askerî Mecmua’dan) Başlarında Kör İmam, Anzavur, Çopur Musa, Delibaş Mehmet gibi sergerdelerin oluşturduğu isyanlarla ortaya çıkan müthiş ürkütücü bir tablo. Memleket yangın yerine dönmüş, düşman yetmiyormuş gibi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bir de bunlarla amansız mücadelesi. Bu işin bir tarafı.
Diğer yanda, İstanbul’daki matbuatın(ki sonradan bu matbuatın adı hep “mütareke matbuatı” olarak anılacaktır)yedikleri herzeler, halkı, hem kuvayı milliyeye, hem de Mustafa Kemal ve arkadaşlarına karşı olarak yapılan, sistemli, sürekli onları kötüleyici, aşağılayıcı yayınlar.
Meselâ! Meselâ, Refik Halit şöyle diyor gazetelerdeki yazılarının iki tanesinde:
“Anadolu’da bir patırtı, bir gürültü, kongreler, beyannâmeler falan, sanki bir şey yapabilecekler. Blöf yapmanın sırası mı? Hangi teşkilâtın, hangi kuvvetin var? Bu ne hayal! Kuzum Mustafa, sen deli misin?”
Yine, bir başka yazısında, Misak-ı Milli’yi alaya alarak şöyle diyor hazret:
“Bereketli olsun, başımıza bir millî daha çıktı, geceler bir millî daha doğurdu. Millet anamız yine varlığını gösterdi. Ortaya bir millî yavru daha attı.Galiba millîler yarım düzineyi geçti. Millî Kongre, Millî Blok, Millî Hareket, Millî Talim Terbiye, Millî Ahrar ve ilahir…
Hülâsa, bu millîlerin ne biçim marifetler olduğunu cümle alem anladı. Acaba Millî Misak nedir?”
Meselâ! Meselâ, bir başkası, Ref’i Cevat, Alemdar gazetesindeki yazılarında şöyle diyor:
“Düşmanlarımız insaflıdırlar, medenîdirler. Eski dostluğu unutmazlar. Ancak dostlarımızı rahat bırakmadılar. İttihatçılar isimlerini değiştirdiler ve Kuva-yı Milliye nâmı altında yine ortaya atıldılar. İşte,son vakitleri yaklaştı. Bu günlerde ne olacaksa olacak. Son kararlar verilmek üzeredir. Yangından ne kurtarırlarsa memleket için kârdır. Kurtarılması mümkün olanları kurtaramazsak, gayet akıllı bir siyaset takip etmeye mecburuz. Mütareke ahkâmını(hükümlerini)tamamen icra edip hiç değilse hüsnüniyet göstermemiz icap eder.”
Hazret, bir başka yazısında da, fikirdaşı Refik Halit’ten hiç de aşağı kalmayarak Misak-ı Millî’yi, kendince şöyle aşağılayıp, alay ediyor:
“Aman Allahım!
Söylenmesi ne güç!
Ne çirkin!
Misâk-ı Millî imiş.
Ne kadar millî olmayan bir ifâde.
Misâk-ı Millî, tamlama, iki kelime.
Misâk-ı Millî tamlaması bana; Manukyan kumpanyasının aktörü soytarı Hacı Misak’ı anlatıyor.”
Meselâ! Meselâ, bütün bu matbuatın ağababası, en gözde aktörü Ali Kemal’e(Artin Kemal)kulak verelim bir de. Bakalım ne herzeler yumurtlamış:
“Avrupa’yla zıt gitmek, hele tepişmek, bu devlete hiçbir zaman fayda temin etmedi; lâkin tamamen zarara soktu.
Ankara’daki sergerdelerin aklı malûm, amma bereket versin ki hükümetimizin içinde hakikati görenler pek çok.
Onlar, Mustafa Kemal mecnununu gemlemek için ellerinden geleni yapacaklardır.”
İşte, bu Sabah, Peyâm-ı Sabah, Peyâm gibi gazetelerde yazan, İngiliz dostu, Fransa’yı vatan kabul etmeyi düşünen, sürekli Ermeni ve Rum patrikleriyle görüşerek, onları Kuva-yı Millîye’ye karşı kışkırtan, İngilizlere yaranmak için, sürekli sözde Ermeni kırımını savunan, Kuva-yı Millîye’cileri serseri gürûhu diye niteleyip, Mustafa Kemal’e hakaretler yağdıran, ona Selânik yâdigârı, şaki, sergerde,
idamlık, ipsiz sapsız, akılsız, fikirsiz, zorba diyen ve 10 Eylül 1922’de yazdığı gazetesinde hiç utanmadan, sıkılmadan “Gayeler bir idi ve birdir!” diyerek zaferi alkışlayan, aslında kendisi için “mecnun”,”sergerde” denmesi gereken bir zât-ı muhterem! Ali Kemal.
Şimdi de işin bir başka tarafına bakarak, gelelim hem Kurtuluş Savaşı sırası, hem de ondan sonrasında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin içinde neler olup bitmiş, bir de onu anlamaya çalışalım bir iki örnekle.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni açıldığı sıralarda, o zaman İstanbul Meclisi Reisi olan Celâlettin Arif Bey bakın neler söylüyor:
“Bu meclis, İstanbul Meclisi’nin devamıdır. Ben de zaten İstanbul Meclisi’nin Reisiyim. Yeni intihaplara, yeni kanunlara ne lüzûm var? Ben reislik sandalyesine oturayım, siz de benim işlemiş iki aylık maaşımı vermenin yolunu arayın.”
Meclis binasının çatısını örtecek kiremetlerin parasını bile bulamayacak durumda olan meclisten adamın istediğine bak yahu! Hani derler ya “Koyun can derdinde, kasap et derdinde.” diye. Celâlettin Arif Bey’in derdi de bu deyimin anlamına tam cuk oturuyor. Ortalık yangın yeri. Vatanın elden çıkmaması için herkes canını dişine takmış, uğraşıyor, savaşı-
yor. Sen neyin peşindesin be adam. El insaf be kardeşim, el insaf!
Kurtuluş Mücadelesi muzafferiyetle tamamlanmıştır. Tarihler Aralık 1922’yi göstermektedir. Bu tarihlerde, yeni yapılacak seçimler için çalışmalar vardır. Bu çalışmalar içersinde, seçim kanuna bazı eklemeler yapmak da söz konusudur. Mustafa Kemal’e sert muhalefetleriyle tanınan Erzurum Mebusu Süleyman Necati Bey, Canik Mebusu Emin Bey, Mersin Mebusu Salâhattin Bey, verdikleri kanun teklifinin 14.maddesinde şöyle bir istekte bulunurlar:”Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki mahaller ahalisinden olmak zorunludur. Ondan sonra göçle gelenlerden Türk ve Kürtler, iskân tarihinden itibaren beş sene geçmişse seçilebilirler.”
Büyük zaferin kazanılmasının üzerinden
henüz dört ay bile geçmeden Mustafa Kemal Paşa’yı vatandaşlık haklarından mahrum bırakarak, mecliste yer almamasını sağlamak. Böylece, o zaman bile, farklı zihniyette insanların seçimlere girip başarı sağlamasını gerçekleştirerek, kendi çıkarları doğrultusundaki düşünceleri hayata geçirmek bütün amaç. Evet. İnanılması zor bir masal gibi geliyor insana ama bütün bu olan bitenlerin hepsi ayniyle vaki.
23 Nisan 1920.Gelecek nesillerin bu vatan toprağında ayaklarının daha sağlam yere basmaları açısından, bu tarihin önü ve arkasının çok ama çok iyi irdelenmesi gerek. Zira, çocuklarımız ve torunlarımız için 23 Nisan 1920’den daha güzel bir ibret vesikası ve yol gösterici olamaz.
Dünya durdukça 23 Nisan’ların, daha nice yüzyıllarda en içten duygularla kutlanması dileğiyle, bayramınız kutlu olsun.
1880’lı yıllar. Mustafa Kemal’in babası Ali Rıza Efendi, gümrük memurluğunu bırakmış, kereste tüccarlığı yapmaktadır. Selânik’te Olimpos Ormanlarından aldığı keresteleri satarak geçimini sürdürmektedir. Ancak, içinde bulunulan zaman çok sıkıntılıdır. Ortalık eşkıya kaynamaktadır. Bu eşkıya, yol kesmekte, sevkiyatı durdurmakta, tomruklara el koymakta, kereste ticareti yapanlardan zorla baç(vergi, haraç)almaktadır.
Ali Rıza Efendi de bir kereste tüccarı olarak bu durumdan muzdariptir. Baç vermek istemez. Kanuni yollara baş vurur. Vilâyette asayiş işlerine bakan Ali Paşa’ya derdini anlatır. Paşa, asayişi sağlamaya çalışacağını söylemek yerine, insanı beyninden vurulmuşa döndüren şu cevabı verir: “Ali Rıza Efendi! En iyisi sen bu kereste işini bırak!” Ali Rıza Efendi, bu acayip karşılık karşısında daha da bastırınca, bu sefer çok daha ilginç bir cevapla karşılaşır. Paşa, eşkıyayı kovalamaktansa, eşkıyanın dağlarda barınmaması için Olimpos Ormanları’nı yaktırmaya karar verdiğini söyler. Böylece, orman ortadan yok olunca, hem keresteciliğin hem de eşkıyalığın ortadan kalkacağını ifade eder. Kestirmeden, mesele kökünden halledilmiş olacaktır.
Kanunsuzlukları ortadan kaldırmaya, asayişi temin etmeye yarayan bir hareketi gerçekleştirmek yerine, orman yakmayı göze alabilen bir despot idareci kafası. Onu bu göreve tayin eden bir sürü kifayetsiz, bilgisiz, çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, ne vatana, millete, ne tabiata en ufak bir saygıları olmayan, bütün üst düzey idarecilere karşı;
Ne yaptığını bilen, liyâkatı olan, devletin ve milletin hizmetinde, hakka, hukuka sonuna kadar saygılı idarecilerin olduğu bir “cumhuriyet” zarurî hale gelmişti.
Osmanlı İmparatorluğu’nda, yabancılara verilen ekonomik, adlî, idârî, hak ve ayrıcalıklara, kısaca Osmanlı kapitülasyonları diyoruz. Bu kapitülasyonlar, zaman içinde, yabancılar lehine öylesine gelişmiştir ki, özellikle ekonomik alanda, yabancı ülkeler ticaretin büyük bir kısmını ele geçirmişler ve Osmanlı Devleti’ni adeta kıpırdayamaz hale getirmişlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun baş aşağı gitmesi özellikle Kırım Harbi’nden(1853-1856)sonra, son derece hız kazanmıştır. Bu tarihten itibaren devletin aldığı borçlar daha da çoğalmaya başlamış, ekonomik sıkıntı daha da derinleşmiştir. Üstelik, alınan borçlarla saraylar, kasırlar, yalılar yapılması yoluna gidilerek, “üretim” denilen mefhum en ufak bir şekilde akla getirilmemiştir. Meselâ,
her şeye rağmen yapılan en hayırlı işlerden biri donanmanın yenilenmesi bile güzel bir sonuca ulaşamamıştır. Oysa, Abdülaziz döneminde yenilenen bu donanma-ki o zamanlar dünyanın üçüncü armadası olarak anılmaktadır-yıllarca Haliç’te çürütülmüş,1897’deki Osmanlı-Yunan savaşı sırasında, halka bir güç gösterisi sunması için Marmara’dan Çanakkale’ye doğru yürütülmesi düşünülmüş ama armada daha Sarayburnu açıklarında bir sürü sıkıntıyla karşılaşarak hareket yetersizliğini ortaya koymuştu.
Kısaca, bütün yaşanan sıkıntılardan sonra başımıza bir de Düyûn-ı Umumiye belâsı çıkmıştı. Yani, “Genel Borçlar” anlamına gelen ve Osmanlı İmparatorluğu’nun faizlerini bile ödeyemez duruma düştüğü iç ve dış borçlarının yabancı devletler tarafından denetlenmesi ve tahsil edilmesi durumu. Taaaaa, 1881’den başlayarak,1954 yılına kadar tam yetmiş üç yıl ümüğümüzü sıkan bir borç batağı.
Bir daha kapitülasyonların, Düyûn-ı Umumiye’lerin yaşanmayacağı iktisaden de hür bir rejime “cumhuriyet”e ihtiyaç vardı.
Bugün bile, yurdumuzun bazı yerlerinde, bazı babalara “Kaç çocuğun var?” diye sorulduğunda, alınacak cevap, “İki oğlum var.”, “Bir oğlum var.” şeklinde olabilmekte. Sanki kendilerine “Kaç oğlun var?” diye sorulmuş gibi. O tip insanlara biraz üsteleyince “İki de kızım var.”” Bir de kız çocuğu sahibiyim.” gibi, istemiyerek verilen cevaplar ortaya çıkabilmekte. Bu sıkıntının ortadan kaldırılabilmesi için neredeyse bir asırdır verilen mücadeleye rağmen.
Kadın veya kızların sayısının bile hesabının tutulmadığı, adeta yok sayıldığı, sıradan bir meta gibi kabul edilip kullanıldığı zamanlardan, onların kanun önünde eşit olmalarını sağlayan, hür bir şekilde yaşamalarının gerçekleşmesine yer veren, güvenlik ve her türlü mülkiyet haklarına toplumda ayırımsız olarak hakkı olduğunu savunan ve her şeyden önemlisi en demokratik haklardan biri olan seçme ve seçilme hakkının olmasını kanunla garanti altına alan bir yönetim şekli,”cumhuriyet” vacip olmuştu.
Birinci Dünya Savaşı, ülkemizi her konuda çok korkunç bir fakr ü zaruret içine düşürmekle kalmamış, milletimizin okur yazar oranına da büyük ölçüde zarar vermişti. Bu oran bazılarına göre yüzde beş, bazılarına göre yüzde yedi civarında nitelendiriliyordu; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Nitekim harf inkılâbı yapılmadan bir yıl önce, yani 1927’deki istatikler bile bu oranın ancak yüzde on bir civarına ulaştığını gösteriyordu.
Memlekette, hem okur yazar oranını yükseltmek, hem ne okuduğunu, yazdığını doğru analiz edebilmek, hem de çoğaltılmaya çalışılan bu okur yazar kitlesi içinden, ülkemizin acil ihtiyacını gidermek için bilim adamları yetiştirmek gerekiyordu. Bunun için de mutlakiyet (devletin temel gücünün ve yetkilerinin bir kişide toplanması)ve meşrutiyet(hükümdarın yönettiği bir ülkede, hükümdarın başkanlığı altında bir hükümet ve bir parlamentonun olması)idarelerinin ötesinde, milletin egemenliğini kendi elinde tuttuğu bir “cumhuriyet”in lüzumu ortaya çıkmıştı.
“Büyük sanılan adamlar, bazen büyük ölçüde karar aldıklarını zannederler. O kararlar ki, ancak hatadırlar. Fakat, bu büyük sanılan küçük insanlar, birer tarihî rastlantı eseri olarak büyük insan kitlelerinin ve milletlerin kaderlerine hükmedecek durumda bulundukları için, onların bu hataları bazen binlerce, yüz binlerce insanın kanına, hayatına mal olabilir.” diye güzel bir yorumu var, üstat Şevket Süreyya AYDEMİR’in, Tek Adam’ının II.cildinde.
Bundan böyle, küçük insanların rastgele ortaya çıkıp da, büyük insan kitlelerinin kaderlerini etkilememeleri için özünde demokrasinin, adaletin, hürriyetin, bağımsızlığın olduğu bir rejim,”cumhuriyet” iktiza ediyordu.
“Bir millet var, koyun sürüsü. Ona bir çoban lâzım. O da benim.” diyen bir tek adam rejiminden “Aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür” pırıl pırıl yeni nesillerin yetişeceği bir idarî yapı, yani “cumhuriyet” elzem olmuştu.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, gelişmiş dünya ülkeleri seviyelerine ulaşmak, hatta gerekirse onlarla boy ölçüşmek için kurduğu ve ilelebet yaşayacağına candan inandığımız “CUMHURİYET” dönemimizin bir yıldönümünü daha idrak ediyoruz.
“Türkiye Cumhuriyeti”ni binbir mihnet, acı, sıkıntı, mal ve can pahasına, adeta kendilerini adayarak gerçekleştiren bu milletin aziz evlâtlarını bir kez daha minnet, şükran ve rahmetle anıyoruz.
Akıp giden hayatımız içinde sıkıntıya düştüğümüz, eleştirdiğimiz, hatta sert çıkışlarda bulunduğumuz birçok konu var. Bu eleştirdiğimiz durumlarla hemhal, haşır neşir olurken çok önemli bir konuyu gözden kaçırıyor, ıskalıyoruz Dilimiz, Türkçe. Öteden beri hırpalanan, örselenen dilimiz hakkında yazan, fikir beyan eden, yozlaşmalara karşı eleştirilerde bulunan hemen hemen kimse kalmadı gibi. Kimsenin umurunda değil; dilimizdeki kaos. Bu nedenle, bu yazıda, Türkçemiz ile ilgili olarak yaşadığımız bazı garipliklere birkaç örnekle de olsa değinmek istedim.
Maç anlatıcıların ağzından sık sık duyduğumuz bir cümle var Topa yükseklik kazandırdı. Şimdi, bu cümleye nereden bakarsan bak, netameli.
Acaba diyorum kendi kendime Topun eni, boyu vardı da bir tek yüksekliği mi eksikti O da gerçekleşince mütekâmil bir top mu çıktı ortaya
Yoksa, topla birileri ortak mı Ona, ikide bir yükseklik gibi kazançlar sağlayarak, topun servetine servet mi katıyorlar Hay Allah’ım. Ya sabır ki, ya sabır.
Bir de, hangi aklı evvel icat ettiyse Maç, en az üç dakika daha oynanacak. Maç, en az beş dakika daha oynanacak. tantanası sürüp gidiyor. Bu en az hikâyesi ne yahu! Peki, o zaman insanlar da sormazlar mı Maç, en çok kaç dakika daha oynanacak diye. Ağzınızdan çıkanı, kulağınız duysun be kardeşim. Öyle böyle değil, milyonlardan oluşan insan kitlelerine hitap ediyorsunuz.
Çok güzel Türkçe bir kelimemiz var tanıtım diye. tanımaktan, tanıtmak, tanıtmaktan tanıtım olarak yapılmış. Her yerde bol bol kullanılıyor. Şimdi, biz bu güzel kelimemizi bir tarafa itip, yerine lansman denen, ithal malı bir kelimeyi yerleştirmeye çalışıyoruz. Haydi, yabancı dillerden gelip dilimize yerleşen Türkçe’de karşılığı olmayan kelimelere bulunan karşılıklara eyvallah da, bu neyin nesi yahu tanıtım yerine lansman koyarak daha mı batılı oluyoruz, daha mı çağdaş uygarlık düzeyine yaklaşıyoruz. Biraz kendimize gelelim lûtfen.
Efendim, kelimemiz berber Kökeni İtalyanca imiş. Anlamı da Saç ve sakalın kesilmesi, taranması ve yapılması işiyle uğraşan veya bunu meslek edinen kimse. demekmiş; hepimizin de bildiği gibi. Meşhur barbaros kelimesindeki barba sakal, ve rossa kızıl dan kızıl sakal şekliyle kullanılmış şekli de var.
Bizim çocukluğumuzda berber kelimesinin başka bir karşılığı yoktu. Ve biz, bu kelimenin Türkçe olup olmadığını aklımıza bile getirmezdik. Berber aşağı, berber yukarı. Zamanla annelerimiz de saç kestirme ve yaptırmaya merak salınca ortaya kadın berberi ibaresi ortaya çıktı.
Ama kardeşim, eskilerin asrilik, günümüzdeki insanların da modernleşme, çağdaşlaşma dedikleri mefhum var ya, güzelim berberimizin canına okudu.
Kadın berberimiz önce kuaför oldu. Ama bu keser mi insanımızı. Batıcılığın taaaaa göbeğine saplayacağız ya mızrağımızı. kuaförün Fransızca yazılışını arayıp bulduk hemen ve tabelâmıza kazıdık coiffeur
Bu da yetmedi tabiî, asrilikte ön almamıza. Bu sefer İngilizce hair kelimesine el attık; saç anlamına gelen. Ve başladık bununla ilgili tamlamalar üretmeye. Aman geç kalmayalım, çağdaşlık vapurunu kaçırmayalım. Dımdızlak kalırız sonra adada.
Efendim, o kadar çok ki bu yarışta kapışanlar. Ben, sadece birkaç örnek vermekle yetineceğim. Ne diyeyim, Bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete.
Meselâ, hair maker var efendim. Saç yapımcısı, saç yapan, saça değişik şekiller veren anlamında.
Hair shop var. Bizdeki berber dükkânı değil haaaaa. Öyle ucuz iş olur mu hiç. Berber mağazası anlamında. Kallâvi dükkân yani! Çoğunda birçok insanın çalıştığı.
Hair art var. Berberin işi sanata dökmüş olanı. Öyle, zırt pırt, baştan savma iş olmaz. Yaptığın işin sanat kısmını da göz önünde tutacaksın.
Hair design var. Saç tasarımcısı demekmiş.
Tamam kardeşim. Her mesleğe saygımız sonsuz. Ona hiçbir itirazımız yok, olamaz da. Berber kardeşlerimizin içinde de saç yapımcısı, sanatçısı, tasarımcısı da olacak. Olmalı da. Benim itirazım batıdan aynen aktarılarak konan isimlere. Böyle yaparak batılılaştığımızı mı, millet olarak, diğer ülkelerden ileri gittiğimizi mi sanıyoruz Allah aşkına. Bir berber kardeşimin dükkânının tabelâsında saç tasarımcısı ibaresini görmek, çağdışılık diye mi nitelendirilir sanılıyor gerçekten.
Efendim! Anlamadım. “Boşuna akıntıya karşı kürek çekme!”mi diyorsunuz. Tamam. Noktayı koyuyorum ben de.
İhsan KÖSE
Pendik, 9 Aralık 2024, Pazartesi.
Önceleri Pendik, daha sonraları da Kartal pazarlarından geç dönen Büyükbakkal Köyü köylülerini, babam arabasıyla köylerine götürürdü. Araba bazen beş altı kişiyle gider, kişi başına taşıma ücreti de düşük olurdu. Diyelim ki adam başı yüz elli kuruş. Ama babamın cebine giren para uygun olurdu. Bazen de gidecek olan iki, üç kişi bulunurdu. Ancak kişi başına alınan para değişmezdi; yine yüz elli kuruş. Bu para da köye gidiş gelişte kullanılan benzin parasına ancak denk gelirdi. Böyle, az kişiyle köye gittiğimiz bir gün, dönüşte babama sormuştum merakla. ” Yahu baba! ” demiştim. ” Arabayla az kişi götürdüğümüzde, onlardan kişi başına daha yüksek ücret talep etmemiz gerekmez mi? ” Biraz da kaşlarını çatarak şöyle cevap vermişti babam bana : ” Senin bu durumlara daha aklın ermez. İnsanlardan kazandığımız cebimize giren parayla zarar etmeyelim, yeter. Önemli olan insanları mutlu, huzurlu etmektir. Onun için ne kazanırsak kazanalım bize düşen ” Bereket versin.” demektir.
” Bereket versin. ” Günümüzde artık çok az kullanılan çok güzel ve anlamlı sözlerden biri. O günkü kazandığınla yetinip,ileriye yönelik bu kazancın daha da iyi olmasını dilemek, istemek. Ama önce insani ilişkilerin ayakta kalmasını dileyerek, isteyerek. Rahmetli Kasap Fethi Ağabey de,az ya da çok yapılan her alışverişten sonra, şöyle hafifçe bir burnunu çekerek,öylesine içten bir ” Bereket versin. ” çekerdi ki,anılmaya değer.
” Merhaba ” Farsça, güzel bir selâmlaşma nişanesi olan bu kelime ile de daha az yüzleşir olduk. Halbuki, Bodrum’u Bodrum yapan ünlü yazarımız Halikarnas Balıkçısı’nın ( Cevat Şakir Kabaağaçlı ) karşılaştığı her dostuna, canı gönülden ve çok yüksek bir sesle söylediği
” merhaba ” lar nasıl unutulur. Ya da Aziz Nesin’in ” merhaba ” diye başlayan unutulmaz, nefis yazısı. Her şey bir yana 1351 – 1422 yılları arasında yaşamış, 15. yüzyıl şairlerinden Süleyman Çelebi’nin Türk Edebiyatı’na hediye ettiği Mevlid’in, dinleyenlerin gözyaşlarını tutamadığı ” merhaba ” bahri, yani bölümü.Bence,yaşamak ve daha çok yaşatmak lâzım kültürümüzle ilgili bu hazineleri.
Allah rahmet eylesin kamyoncu Hulusi Amca. Kamyoncu deyince,öyle şehirler arası çalışan bir nakliyatçı anlamayın haaaaa! Hulusi Amca, kamyonuyla mahalli çalışan bir köylümüzdü. Bir zamanlar çok makbul olan dere kumunu çekerdi genellikle Ömerli’den. Zaman zaman da Samandıra’daki tuğla ocaklarından tuğla taşırdı ev yaptıranlara.
Yakacık.Otobüs Meydanı. Bir yaz sabahı, kuma gitmek için kamyonu-
nu kontrole gelen Hulusi Amca bir de bakar ki sağ ön tekerlek fısssss! ” Hay Allah, şimdi ne olacak? ” falan derken muavini belirir yanında. Tekerleği söküp tamir edeceklerdir etmesine de, bu iş de o kadar kolay değildir o zamanlar. Neyse. Yine o yıllarda otobüs meydanında tamirhanesi olan Mecit Usta’nın yanında çalışmaya gelen çıraklardan birini de çağırırlar yanlarına. Başlarlar uğraşmaya.
Dedim ya, o zamanlar kamyon lâstiği tamiri başlı başına bir iş. Önce kamyonun kasasına bağlı olan ” pehlivan kriko ” yu indirir muavin ve genç çırak zar zor. Krikoyu gereken yere yerleştirdikten sonra, kriko kolunu ıkına sıkına çevirerek tekerleği yerden iki karış yukarı kaldırırlar. Bu arada oluşan ter de gömleklerin rengini yavaş yavaş değiştirmeye başlamıştır.
Ama bu bir şey değil. Asıl sıkıntı bijonları sökmede.Epey bir zamandır sökülmemiş olan bijonlar iyice kaynamışlardır yerlerine. Sadece bijon anahtarı ile sökmek mümkün değildir bunları. Bijon anahtarının kolunun ucuna çelik bir boru geçirilerek kol uzatılır.
” Çıkın ulan ikiniz de kolun üzerine. Zıplayın bakalım, zıplayın. ” diye bağırır çocuklara Hulusi Amca. Çocuklar birkaç kere çelik borunun üzerinde zıpladıktan sonra
” gaaaaarç ” diye bir ses duyulur ve bijonun biri çözülür. Sonra aynı yöntemle diğerleri. Bijonların hepsi sökülür sökülmesine de, çocuklar ve onlara destek olan Hulusi Amca kan, ter içinde kalırlar ve sucuk gibi olan gömleklerini bir tarafa atarak atletleri ile çalışmaya devam ederler.
Lâstik bulunduğu yerden sökülmüştür. Ancak, işin sıkıntılı bir yanı daha vardır. Yanaklarından janta iyice yapışan lâstiği oradan kurtarmak. Bu da, oldukça pis, yorucu, sıkıntı veren bir iştir. Neyse, Hulusi Amca ve iki yardımcısı çekiçlerle, levyelerle dış lâstiği janttan kurtarma işine girişirler. Sonunda,lâstiği janttan kurtarırlar ama canları da burunlarına gelmiştir.
Alı al moru mor bir halde burnundan soluyan Hulusi Amca, ” Alın ulan iç lâstiği, pompayla şişirin de kontrol edin bakalım delik ya da delikler nerelerde? ” diye çıraklarına seslendiği sırada,bir anda yanında saka “Hayat” ı görür. Hayat,omuzluğundan yere indirdiği iki teneke suyla kendisine gülümsemektedir. ” Hay ömrüne bereket be Hayat. Seni Allah mı gönderdi? ” deyince, Hayat, bütün sâfiyetiyle tekrar tatlı tatlı gülümser onlara. Şoförler Kahvesi’nin set üstündeki yazlık kısmından olanı biteni izleyen, Hulusi Amca ve yamaklarının sıcakta çok darlandığını gören Hayat Mustafa’nın amcası Arif Ağa, iki teneke dolusu Çarşı Çeşmesi suyu yollamıştır onlara. Tenekenin biri ile ellerini, kollarını, yüzlerini,ayaklarını yıkayıp kalanını da birbirlerinin kafalarından aşağı boşaltırlar. Diğeriyle de kana kana su içerek yorgunluklarını atarlar Hulusi Amca ve avenesi.
” Ömrüne bereket. ” Ben bu deyişi duymuyorum artık günümüzde. Belki bu yazıyı okuyanlar arasında tek tük duyanlar vardır. Çok sıkıntılı bir anınızda size el uzatan bir kişi için, ömrünün artmasını, çoğalmasını dilemek,istemek. Eskilerin pek dillerinden düşürmedikleri bir güzellikti.
Haaaaa! Unutmadan söyleyeyim.Lâstik tamirinden sonra bir de elle çalışan pompa ile lâstik şişirmek vardı. Vallahi o da insanı canından bezdiren bir işti. Lâstiğe hava basayım derken, insanın içindeki hava boşalırdı acayip sesler çıkararak. Sahi, insan zayıflatmak için, bu el pompasıyla lâstik şişirtmeyi niye denemez spor salonu sahipleri? Bence zayıflatmak için bire bir alet.
Sabah, Kartal’a ilk trene götürdüğü Yakacıklı yolculardan Aşçıoğulları’ndan Salih Amca, ya da Taş Ocağı’na ( Yunus Çimento’nun ) sabah vardiyasına ulaştırdığı
tekkenin ” Hafız ” lâkaplı kişiler; hava çok kötü, fırtınalı, yağışlı veya yoğun kar tipisinin olduğu zamanlarda babama sorarlarmış kaygıyla: ” Emin Efendi! Bu havada acaba vaktinde varabilir miyiz istasyona ya da Taş Ocağı’na? ” diye. Babam, gayet sakin, kendinden emin bir şekilde cevap verirmiş onlara : ” Evelallah.”
Sevgili dostlar.Siz de Salih Amca, Tekke’nin Hafız gibi kaygılanmayın sakın. Benim de sağlığım yerinde olup,elim de kalem tuttuğu müddetçe, gerek yöremizde eskiden yaşadığımız güzelliklerden gerekse de insanlarımızı mutlu edecek,rahatlatacak dünya ahvalinden dem vurmaya devam edeceğim ” hem vallah hem billah. “
Bu yazıyı gündüz gözüyle okumak, işi akşama bırakmamak lutfunu gösterenlerin günü aydın, aydınlık olsun. Ancak, gündüz işlerini tamamlayıp, akşam el ayak çekildikten sonra, ” Bir ara rahat rahat yazıyi okurum. ” diyenlere de “Allah rahatlık versin. ” efendim.
Kalın sağlıcakla.
İhsan KÖSE
Kapaklı/ARMUTLU, 20 Temmuz 2018,Cuma.