29 Haziran 2026 Pazartesi
Esir kafilesi, Şam’dan ayrılıp Medine’ye doğru yola koyuldu. Medine, aylar önce İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmemek için ailesiyle birlikte terk ettiği ve Mekke’ye hicret ettiği yer; başka bir deyişle de İmam Hüseyin’in Yezid’e karşı ilk hareketi başlattığı nokta idi.
İmam Zeynel Abidin, Medine yakınlarında mola verdi. Beşir bin Cüzlem’den de Medine’ye gidip, Medine halkına kendilerinin döndüklerini haber vermesini söyledi. Beşir, derhal oradan ayrılarak Medine’ye hareket etti. Şehre varınca da İmam Hüseyin’in akıbetini ve İmam Zeynel Abidin’in şehit aileleriyle birlikte dönüş haberini tüm Medine halkına bildirdi. Medine halkı, kafileyi karşılamak üzere hep birlikte ağlayıp feryat ederek Medine girişine doğru hareket etti.
Halkın çokluğu ve coşan duyguları o kadar fazlaydı ki, Beşir bu hususta şöyle diyor:
“Ben oldukça geride kalmıştım. Gelenleri karşılamak için yola çıkanlar o kadar çoktu ki, her taraf insan seli idi. Ben atımdan inerek büyük bir zorlukla Zeynel Abidin’in bulunduğu çadıra varabildim. Bu esnada İmam’ın şiddetli bir şekilde ağladığını, elindeki mendille gözyaşlarını sildiğini gördüm. İmam bu haliyle çadırından dışarı çıktı ve bir kürsünün üzerine oturdu. İmam’ı görünce halkın coşkusu bir kat daha arttı. Hepsi ona başsağlığı diliyordu. İmam, eliyle işaret ederek halktan susmalarını istedi. Daha sonra aşağıdaki konuşmayı yaptı.”
Önce Allah’a hamdüsenada bulunduktan sonra sözlerine şöyle başladı:
“Allah’a büyük işler, olaylar, acı facialar, yakıcı dertler, büyük tatsızlıklar ve can çıkartıcı musibetler karşısında hamdüsenada bulunuyorum. Sıradan insanlar sadece rahatlık ve huzur içinde olunca Allah’ın rahmetlerine hamdederler; perişanlık, rahatsızlık ve yoksullukla karşılaştıklarında itiraz etmekte ve zorluklar karşısında sabırsız olmaktalar. Ama Allah’ın velileri her hallerinde Allah’a hamdüsenada bulunurlar. Onlar, ister acı ister tatlı tüm olayların Allah’ın kendilerine olan birer rahmet ve lütfu olduğunu kabul ederler. Onlar sadece Allah’ın sevdiği şeyleri sever ve beğenirler, kendi beğendikleri şeyleri değil.
İlahi velilerin şiarı, İmam Hüseyin’in Mekke’den çıkıp Kerbela’ya doğru yola çıktığı esnada söylediği şu sözlerdir: “Allah’ın rızası neyse biz Ehl-i Beyt ona razıyız.” En zor şartlar içinde bulunduğu o son anlarda da Allah’a şöyle arz etti: “Allah’ım, senin rızana razıyım.”
Bu da Kerbela faciasının, ubudiyet ve irfan yolcularına verdiği en eğitici derslerden biridir.
Zeynel Abidin: “Ey insanlar! Hamdolsun Allah’a ki, bizleri İslam’ı savunmak yolunda büyük belalara düçar kıldı. İmam Hüseyin ve Ehl-i Beyt’i şehadete ulaştılar. Kadın ve kızları esir edildiler. Onun başını mızrağın ucuna geçirerek şehir şehir gezdirdiler. Bu, tarihte eşi olmayan acı bir olaydır.
Ey insanlar! Hanginiz İmam Hüseyin’in şehadetinden sonra sevinecek, mutlu olacaksınız? Hangi kalp onun için mahzun olmayacak? Hangi göz ona ağlamayacak? Halbuki onun şehadetine yedi kat gök, dalgalı denizler, tüm yeryüzü, ağaçlar, denizlerdeki balıklar, Allah’ın mukarreb melekleri ve tüm gök sakinleri ağladılar.
Ey insanlar! Bizlere henüz “Müslüman olmayan” kimseler gibi davrandılar. Halbuki hiçbir suçumuz da yoktu. Allah’a andolsun ki, eğer Hz. Peygamber, bizi sevmeleri yerine düşmanlık etmelerini tavsiye etseydi, bundan daha kötüsünü yapamazlardı.”
Daha sonra İmam, “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyerek şöyle buyurdu: “Biz bu acı ve büyük musibet karşısında Allah’tan yardım diliyoruz. Zira O, aziz ve intikam alıcıdır.”
İmam Zeynel Abidin’in yaptığı bu konuşma iki hususu ihtiva eder:
Zira İmam Hüseyin ve dostlarının mazlumiyeti ve şehadeti, alemlerin mülk ve melekutunu etkilemiş; tüm mevcudat alemi, o mazlum şehitlere, özellikle de İmam Hüseyin’e yas tutmuş ve matem gözyaşları dökmüştür.
Bu hakikate rağmen İslam iddiasında bulunan kimselerin, bu acı olay karşısında hiçbir şey olmamış gibi davranması mümkün müdür? Kerbela şehitlerinin mukaddes hatırasını canlı tutup üzülmemesi ve Emevi zalimleri ile onların yolunu takip edip Kerbela kıyamının ülkülerine karşı çıkanlardan nefret etmemesi düşünülebilir mi?
Evet, Kerbela olayını ve Kerbela şehitlerini anmak; tüm yüce değerleri, hakkı ve hakikati anmaktır. Bu yüzden tahir imamlarımız, İmam Hüseyin’in adını ve Kerbela şehitlerinin kahramanca hatırasını canlı tutmayı en değerli dini ibadetlerden saymışlardır.
Girdiğiniz metindeki tarama (OCR) ve klavye kaynaklı harf hataları (özellikle < karakterinin k yerine kullanılması, yarım kalmış kelimeler ve sayfa altı bilgileri) temizlenerek metin akıcı ve okunaklı bir hale getirilmiştir.
İşte metnin düzeltilmiş hali:
Hazreti Zeynep, hicretin altıncı yılı Cemaziyelevvel ayının beşinci günü Medine’de dünyaya geldi. Bu kız çocuğu, Allah’ın Resulü’nün mübarek torunu, Fatımatü’z Zehra validemiz ile o keremler Şahı Hz. İmam Ali Efendimizin de kız evlatlarıydı. Zeynep ismini ona dedesi Hz. Muhammed koymuştu. Çünkü Zeynep, cennette bir ırmağın adıdır ve çok kutludur.
Hz. Zeynep, henüz çocuk denecek yaşlarda iken, âlemlere rahmet olarak gönderilen biricik sevgili dedesi Muhammed Mustafa’nın Hakk’a yürümesinden sonra babasının hakkı olan hilafet layık olmayan kimselerin eline geçmişti. Bunun sonucu olarak ilk üç halife zamanında Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu İslam’ın tüm uygulamaları, Hz. Peygamber’in sünneti doğrultusunda icra edilmek yerine, halifelerin kendi düşünceleri doğrultusunda uygulanmıştır. En önemlisi ise sürekli fetihlerde bulunmaları ve askerlerce elde edilen ganimetler dolayısıyla bu durumdan memnun olmalarıdır. Hatta bu durum, iktidara yakın çevreler ve kabile ileri gelenleri arasında büyük bir oligarşinin oluşmasına yol açmıştı. Yani keyfi uygulamalar ve adam kayırmalar, halife Osman’ın hayatına da mal olmuştu.
Tüm bu gelişmeleri yakından izleyen halk, bir nevi İslam’ın ilk yıllarını arar duruma gelmişti. Bunun için de ısrarla Hz. İmam Ali’nin hilafeti kabul etmesini istiyordu. O Hazret de önce kabul etmemiş, ancak sonra da kabul etmek zorunda kalmıştı. Gayri adil seçim ve uygulamalarla hilafete gelen üç halifeden sonra halkın çoğunluğu ve adil bir seçimle Hz. Ali, dördüncü halife olarak iş başına getirilmişti. Hz. Ali’nin halifeliği dört yıl kadar devam etmiş ve bu müddet zarfında devamlı olarak Muaviye ve haricilerle mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinin ardından, gayri adil bir seçimle hilafete gelen halifeden sonra Ömer ve Osman’ın halifelik dönemlerinde; o keremler sahibi babası İmam Ali’nin saf dışı bırakılmasına şahit olmuştu. Aslında babasının herkesten daha fazilet ve liyakat sahibi biri olarak, dedesinin yerine oturmaya hakkı olduğunu biliyordu.
Hz. Zeynep, bu bilinç içerisinde sorumluluk bilincini ve kişiliğini geliştiriyor; kadın, erkek herkesin, şartlar ne olursa olsun elinden gasp edilen hakkını geri alması için mücadele etmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak o keremler sahibi babası İmam Ali, Hz. Peygamber’in gerçek varisi kendisi olduğunu bilmesine rağmen, henüz yeni filizlenmeye başlamış bir fidana benzeyen İslamiyet’in zarar görmemesi, pek çok Müslüman kanının dökülmemesi için sabrediyordu. İşte bu olaylar, Hz. Zeyneb’in kişiliğinin gelişmesinde büyük etken olmuştu.
Hazreti Zeynep, amcasının oğlu Abdullah ile evlenmiş ve bu evlilikten iki oğlu olmuştu. Ancak, bu iki oğlunu da Hz. İmam Hüseyin’in melun Yezid’e karşı başlattığı İslam’ı koruma ve kollama mücadelesi sırasında Kerbela meydanında şehit verdi.
Hz. Zeynep, pek çok acılar yaşadı; 661 yılında canı kadar sevdiği babası, hariciler tarafından şehit edilmişti. Daha sonra ağabeyi İmam Hasan’ın Muaviye ile mücadelesi başladı. Muaviye’nin 60.000 kişilik bir kuvvetle İmam Hasan’ın üzerine geldiği zaman, İmam Hasan da 40.000 kişi ile Muaviye’ye karşı harekete geçmişti. Ancak, İmam Hasan’ın ordusunun ileri gelenlerinin dünya menfaatleri karşısında ve para karşılığı saf değiştirip Muaviye tarafında yer alması, geri kalanlarının da İmam Hasan’ın çadırlarını yağma etmesi ve İmamın eşlerine ait tüm ziynet eşyalarının yağmalanması sonucu, İmam Hasan, Muaviye ile bir antlaşma yapmak zorunda bırakılmıştı.
İmam Hasan, istemeyerek de olsa daha sonra Muaviye tarafından hiçbir maddesinin uygulanmayacağı bir antlaşma ile halifeliği Muaviye’ye bırakmak zorunda bırakılması; bunların içerisinde en acı olanı canı kadar sevdiği ağabeyi İmam Hasan’ın Muaviye tarafından İmamın eşi Cude’ye zehirletmesi olayıdır.
Hazreti Zeynep, tüm bu acıları yaşadı; Kerbela Faciası sırasında ise bunların kat kat daha fazlasını görmüştü. Kerbela faciasının iki ayağı vardı, bunlardan birincisi şehadet bölümü, ikincisi ise esaret bölümüdür. Zeyneb-i Kübra, bunların her ikisinde de yer almış, bu facianın manevi kahramanlarındandır.
Hazreti Zeynep, facia sonrası Kerbela’nın mesajını tüm cihana duyurma görevini, kardeşinin oğlu Zeynel Abidin ile birlikte yürütmüş, İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu manevi dirilişi tüm cihana anlatmasını bilmiştir.
Annesi Hz. Fatımatü’z Zehra’nın Medine’de babasının Mescidinde yaptığı konuşmasının benzerini, Hazreti Zeynep, Kûfe şehrinde zalim İbni Ziyad’ın sarayında ve Kûfe halkının önünde yaptı. Hz. Zeyneb’in yaptığı bu konuşma, annesi Hz. Fatıma’nın yaptığı konuşma ile kıyaslandığı zaman her ikisinin düşünce sistemi ve sosyal meselelere bakış açısında büyük benzerlik olduğu görülür. Buradan da şunu anlıyoruz ki Hz. Fatıma, kızı Zeynep üzerinde büyük etki bırakmıştır.
Hz. Zeynep, sadece annesi Fatımatü’z Zehra’nın faziletlerinden etkilenmemişti. Kendisini etkileyenlerden birisi de keremler sahibi babası Hz. Ali idi. Babası da pek çok alanda hatta birbirine zıt sahalarda bile kahraman ve eşsiz bir insandı. O, bir fikir adamıydı, büyük bir düşünür, ilk üç halifenin itiraf ettikleri gibi “Canlı Kur’an”dı. Yerin altında ve üstünde ne varsa semavi ilimlere kadar evrenin bilinen ve bilinmeyen, yani zahir ve batın ilimlerine vakıf bir bilge idi. Acaba, bunca insani fazilete sahip olan bir insanı hilafetten uzak tutmak İslam’a darbe değil miydi? Hz. Ali’nin suskun kalması ise iç savaş çıkarak bir fidan misali olan İslam’ın zarar göreceğinden korktuğundandı. Çünkü Hz. Ali biliyordu ki, o şartlar altında kendi hakkı olan hilafeti geri almak için ısrar ederse, hiç de hoşa gitmeyen olaylar zuhur edecek ve Resulullah’ın çektiği zahmetler ve İslam için dökülen kanlar heder olacaktı.
Tüm bu olaylara, Hz. Ali’nin biricik kızı Zeynep de şahit oluyordu. Bunların her biri, Zeynep gibi düşünen ve sorumluluk sahibi bir insan için büyük bir dert ve imtihandı. Çünkü ilim ve takva sahibi olan babası susmaya mecbur edilmiş, o da yüce değerleri korumak için, kendi hakkından mahrum kalmak pahasına sabretmişti.
Hz. Zeynep, Kerbela kahramanlarının savaşına şahit olmuştu. Bu savaşta iki oğlunu, kardeşlerini ve yeğenlerini, en önemlisi de Peygamber’imizin göz bebeği olan İmam Hüseyin’i gözlerinin önünde hunharca şehit etmişlerdi. O, buna rağmen metanetini, sabrını kaybetmeyip, o kanlı facianın anlaşılmasını ve yüzyıllar sonrasında bile anlaşılmasını sağlayacak olan belagat dolu hutbeler vermiştir:
“Kanım dökülmeden ayakta durmayacaksa ceddim Muhammed’in dini!…”
Paylaştığınız metindeki tarama ve yazımdan kaynaklanan harf hataları (ti~’e -> diye, l<ayıp -> kayıp, l<ötü -> kötü vb.) ve satır sonu hece bölünmeleri düzeltilerek metnin aslına sadık, akıcı ve temiz bir hâli aşağıda sunulmuştur:
Hz. Zeyneb’in asıl çilesi Kerbela’dan sonra başlamıştır. Yezid’in askerleri onca insanı şehit etmekle kalmamış, geride kalan savunmasız kadın ve çocuklara ait değerli eşyadan ne varsa hepsini ganimet diye el koymuşlar ve çadırlarını istila etmişlerdi. Geriye her şeyleri elinden alınmış, Ehl-i Beyt’in kadınları ve yetim çocukları kalmıştı. Hz. Zeyneb’in sorumluluğu daha yeni başlıyordu. Çünkü İmam Hüseyin’in şehadetinden sonra o, kafilenin başına geçmiştir. Hz. Fatıma gibi bir annenin kızı olan Zeyneb, Kerbela hadisesinden sonra yılmadan doğruları savunmuş ve haykırmıştır. Bunu Yezid’in huzuruna çıkarıldığında yaptığı konuşmayla ispatlamıştır. Kûfe ve Şam’da halka yaptığı hutbeler sayesinde Yezid hükümetinin sonunu hazırlamış ve beyinlerin yeniden gerçek İslam’ı doğru olarak algılamasını sağlamıştır.
Çektiği çileler karşısında Zeyneb, hiç yılmadan Medine kadınlarına da öğütler vermişti; onlara kadın sorumluluğunun sadece çocuğa bakmak, çamaşır veya bulaşık yıkamaktan ibaret olmadığını söylemişti. Kadın bir insan olarak insanın toplumsal ilişkilerinde önemli bir rol oynamalı ve öncülük yapmalıydı.
Hz. Zeyneb, bugün şuurlu, imanlı, etki uyandırıcı bir kadın sembolü olarak günümüz kadınları için örnek teşkil etmektedir. Zira o, İmam Ali’nin kızı ve Resulullah Efendimizin torunu olma özelliğini kendinde taşıyor. İçinde bulunduğu konum onu saptırmadığı gibi hayatın dış şatafatlı görüntüsü onu kendine esir etmedi.
Hz. Zeyneb’in adını işitmeyen, onun fedakârlıklarını bilmeyen çok az insan bulunur bu dünyada. Çünkü o, Hz. İmam Ali ve Hz. Fatıma’nın evinde eğitim aldı ve ilim kapıları kendi yüzüne açıldı. Kendi zamanının kadınlarına hocalık yapmakta, ilim ve ahlak öğretmekteydi. Kocası Abdullah’ın evinde yiğit evlatlar yetiştirdi. İki evladı “Avn” ve “Muhammed” Kerbela faciasında İmam Hüseyin’in yanında savaşarak şehit oldular.
Hz. Zeyneb-i Kübra ve esaret kervanı, Kerbela’dan Kûfe’ye, yani İbn Ziyad’ın sarayına getirildiği zaman Hz. Zeyneb, Kûfe halkına çok etkili bir konuşma yapmıştı.
Hz. Zeyneb, konuşmasına şöyle başladı: “Bismillahirrahmanirrahim, Ey Kûfeliler, dinleyin!” Bu ses ile beraber tüm nefesler sineye çekildi, develer ve atlar bile bir müddet hareket etmeden öylece kaldılar. Rüzgâr dahi Zeyneb’in sesine mikrofonluk yapmak için yavaş yavaş harekete geçti. Tüm insanlar, Ali kızı Zeyneb’i dinlemek için sabırsızlanmaya başladılar. Acaba bu esir hanım ne konuşacak diye pürdikkat kesilmişlerdi.
Hz. Zeyneb: “Allah’a hamdüsenâ olsun. Salât ve selam benim babam Hz. Muhammed’e ve onun temiz soyuna olsun” deyince, herkes şaşkınlık içerisinde birbirlerinin yüzlerine bakmaya başladılar. O’nun sesini duyan ama onu göremeyenler ise: “Hz. Ali mi gelmiş, bu ses Hz. Ali’nin sesine benziyor, zira bu fesahet ve belâgat ile konuşuyor. Hz. Peygamber’den ‘babam’ diye söz ediyor. Hani onları bize yabancılar ve Yezid’e karşı gelenler olarak tanıttılar; oysa bu hanım, Hz. Peygamber’den ‘babam’ diye söz ediyor” diyerek şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı.
Hz. Zeyneb, daha ilk cümlesiyle halkın üzerinde şok etkisi yapan hitabesine şöyle devam etti: “Ey Kûfe halkı! Ey aldatılmış zavallı halk, bize mi ağlıyorsunuz? Oysa ki bizim gözlerimiz hâlâ yaşlı, ıstıraplarımız dinmemiş, feryatlarımız yatışmamıştır. Sizler, gerdanlığını kaybedip sonra da toprak içerisinde onu arayan kadın gibisiniz. Sizler, Allah ve Resulüne iman getirdiniz, ama daha sonra işlediğiniz bu büyük günahla onun kökünü kazıp attınız. Sizden fesat, şer ve şarlatanlıktan başka bir şey de beklenemez. Sizler o güle benziyorsunuz ki ne yenilen ne de koklanandır.
Sizin nefisleriniz ne kadar da kötü bir nefistir ki sizler Allah’ın ve O’nun Resulünün gazabına uğramış ve cehennemlik olmuş bir toplumsunuz. Bizleri öldürdünüz, şimdi de bize ağlıyorsunuz. Evet! Allah’a yemin olsun ki çok ağlayın, az gülün; bu işlediğiniz cinayetin kanı sizin yakanıza yapışmış, bu yaptığınız pis ve kötü amellerinizden kurtulamazsınız ve bu ar ve rezillik sizi kahredecek ve hiçbir suyla bu çirkef lekelerinizden arınmayacaksınız. Peygamber’in oğlunun ve cennet gençlerinin efendisinin kanı nasıl yıkansın? Siz, iyiliklerin mabedini ve yardıma muhtaç olanların derman kapısını yıkıp öldürdünüz. Siz, Allah’ın ve Resulünün size olan hüccetini şehit ettiniz.
Ey Kûfe halkı! Öyle büyük ve kötü bir günaha saplandınız ki Allah’ın azap ve felaketi sizin üzerinizdedir. Uğraşlarınız, eliniz, yaptığınız her iş Allah’tan bela olarak size dönsün ve maalesef o belayı sizler istediniz ve zillete düçar oldunuz. Ey Kûfe halkı! Vay olsun size, kimin ciğerini söktüğünüzü biliyor musunuz? Siz, Muhammed Mustafa’nın göğsünü açıp ciğerini aldınız, ismet perdesini yırttınız. Siz Peygamber’in kanını akıttığınızın farkında mısınız ve ona nasıl bir saygısızlık ettiğinizi biliyor musunuz? Siz öyle büyük bir günah işlediniz ki günahınız yeri ve gökyüzünü doldurdu; sizin bu yaptığınız günahtan ve işlediğiniz cinayetten dolayı gökyüzünden kan yağmasına şaşırmayın. Ahiret günü Allah’ın kahredici ve zelil edici azabı haktır ve gerçekleşecektir. Ve o gün sizin için ne bir yardımcı ne de bir kurtarıcı olacaktır. Allah’ın verdiği şu sürede mutluluk yaşamayın; Allah azap etmede acele etmez, sabrı çoktur ve bilin ki Allah size bu cezayı vermek için sizi beklemektedir.”
Hz. Zeyneb, Kûfe’deki bu hutbesinden sonra Şam sarayında Yezid’in önünde ve daha sonra Mekke ve Medine şehirlerinde yaptığı ateşli ve etkileyici konuşmaları ile İmam Hüseyin’in davasını tüm İslam alemine duyurmuştur. Hatta Medine Valisi, Yezid’e yazdığı bir mektupta Zeyneb hakkında şu ifadeleri kullanmıştı: “Zeyneb’in halk içerisindeki varlığı, halkın yönetime karşı isyana yeltenmesine sebep olmaktadır. O, çok dirayetli, akıllı ve hitabesi güçlü bir kadındır. Halk içindeki varlığı, halkın yönetime karşı isyana yönelmesine sebebiyet verebilir. Kendi yandaşları ile Hüseyin’in intikamını almaya azmetmiştir.”
Bu mektup üzerine Yezid, Hz. Zeyneb’in halktan uzaklaştırılmasını emretmiştir. Hz. Zeyneb gözetim altında tutulması için Şam’a getirilmiştir. Ancak Hz. Zeyneb burada da rahat durmayarak, okuduğu ateşli hutbeleriyle Yezid yanlılarının uyguladıkları İslam dışı girişimlerini ve Hz. Hüseyin ve yakınlarına uyguladıkları zalimce muameleleri şiddetle lanetlemiştir.
Meşhur Batılı yazar Frişler, Hz. İmam Hüseyin ve İran isimli kitabında şöyle yazıyor: “Kûfe’de Zeyneb’in okuduğu hutbe; onca musibet ve zorlukların, kendi azizlerini kaybetmenin o yüce kadını dize getiremediğini ve iradesiz kılamadığını göstermektedir. Halbuki okuduğu o sert ifadeli hutbe anında kendisinin de öldürülmesi muhtemeldi.”
Hazreti İmam Hüseyin’in Yezid’e karşı başlattığı bu kutsal diriliş, ayağa kalkış, evrensel bir mesajdır. Kerbela olayı, sadece Hz. İmam Hüseyin ve beraberindekilerin yaşadığı bir olay değildir; bütün insanlığı etkileyen bir olaydır. Kerbela olayı, sadece İslami bir anlayış olarak anlaşılmamalı; bu olay, ahlaki ve sosyal boyutları da olan bir vakadır. Bu haliyle sadece geçmişi değil, günümüzü ve geleceğimizi bile etkileyen bir özelliktedir.
Tarih kitaplarının yazdığına göre, “Rüheyme” konağında Ebu Hirem ismindeki Kûfeli bir kişi, Hz. Hüseyin’in huzuruna varıp şöyle sorar: “Ey Resulullah’ın torunu, seni ceddinin hareminden çıkaran sebep nedir?…”
Metninizdeki OCR (tarama) kaynaklı harf, karakter ve imla hataları düzeltilmiş, orijinal yapısı korunarak akıcı ve okunaklı bir hale getirilmiştir.
İşte metnin düzeltilmiş hali:
Hz. İmam Hüseyin: “Ey Eba Hirem! Ümeyye oğulları, şahsıma karşı çok kötü şeyler yaptılar. Tüm bunlara sabrettim; malımı, servetimi yağmaladılar sabrettim. Fakat kanımı dökmek istediklerinde şehrimi terk etmek zorunda kaldım. Allahu Teâlâ da onları büyük bir zillet ve keskin bir kılıca düçar edecek, kendilerini hor, hakir eden bir kimseyi onlara musallat kılacaktır” diye cevap verir.
Bugün Irak’ın içerisinde bulunduğu duruma bir bakın! Kûfe şehrinin bulunduğu Irak’a bir bakın, Kûfe ve Irak’ın yüzü hiç gülmüş müdür? Cenabı Allah, bu ülkenin başına önce Saddam gibi birini musallat eder, daha sonra da malum, bugün Irak ülkesinin durumu gözler önündedir.
Neden? Nedeni bellidir; Irak halkı, özellikle Kûfe halkının Hz. İmam Hüseyin’e ve onun yanında yer alan Kerbela şehitleri ile kadın ve çocuklara yaptıkları malumdur.
Önce Hz. Hüseyin’in, daha sonra Zeynel Abidin ve Hz. Zeyneb’in Irak halkına, özellikle Kûfe halkına karşı yaptıkları tüm konuşmaların içeriğinde lanet ve beddua vardır. Bu lanet ve beddualar, bugün facianın işlendiği bu toprakların ve bu topraklarda yaşayanların yüzünü güldürmemiştir.
Bugün Irak’ta yaşananlara baktığımız zaman, dış mihraklı bazı büyük devletlerin istilası altında olduğunu görüyoruz. İşte bundan dolayıdır ki, Kerbela faciasının günümüze yansıyan sonuçları, çok açık olarak bir evrensellik arz etmektedir.
Yezid ve yandaşları aldanmışlardı; onlar zannettiler ki, İmam Hüseyin’i ortadan kaldırmakla her şey yoluna girecek, önlerinde hiçbir engel kalmayacaktı. Fakat onların düşündüğü gibi olmadı; Kerbela’da kızgın kumlar üzerine döklen her damla şehit kanı, çöl rüzgarları vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafına savruldu ve her kum zerresi bir İmam Hüseyin ve binlerce, milyonlarca Kerbela şehidi olarak tüm dünyaya yayıldı.
Bugün tüm İslam alemi, Kerbela faciasını bir miras olarak kabullenmiş ve ona sahip çıkmıştır. Kerbela sonrası, esir ve köle muamelesi gören İmam’ın aile efradı ile Kerbela şehitleri için yüreği yanan her Müslüman, bu olayı bir miras olarak almalı ve kendisinden sonraki kuşaklara taşımalıdır. Bu miras, tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeden kuşaktan kuşağa aktarılarak gelecek kuşaklara da ulaştırılacaktır. Yine bu miras, geçmişte ve günümüzde sahiplenildiği gibi gelecekte de sahiplenilecektir. Günümüz bilgi çağıdır ve bundan dolayıdır ki, bu inanç bir dalga gibi giderek dünyanın dört bir yanına yayılacaktır.
26 Kasım 2012
12 Muharrem 1434
Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı
Muharrem orucu boyunca cemevlerinde yemek verilir ve lokma duasıyla oruç bozulur.
Mustafa ÇETİN
Edirne Cem Vakfı Şube Başkanı
(Dede dar duasını verir.)
“Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dardan, çağırdığınız pirden şefaat göresiniz. Darlarınız, divanlarınız kabul ola. Muratlarınız hasıl ola. Dergâh-ı izzetine yazılmış ola. Darına durduk Ya Allah… Ya Allah… Ya Allah… Divanına durduk Ya MUHAMMED… Ya MUHAMMED… Ya MUHAMMED… Keremine sığındık Ya ALİ… Ya ALİ… Ya ALİ… İnayet eyleyin Ya On iki İmamlar. Yol gösterin Ya On Dört Masum-u Paklar. Yardım eyleyin Ya On Yedi Kemerbestler. Bağışlanma senin yüzü suyu hürmetine olsun Ya Pirim Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli. Bizleri de ceminize kabul edin Ey Kırklar Meclisi!… Ya Rabbi! Darlarımızı, divanlarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle. Gerçeğe Hü…”
(Edep-erkân üzere oturulur ve cemaatle birlikte salavat getirilir.)
FAHR-İ KÂİNAT, ÂLEMLERE RAHMET, VERELİM MUHAMMED MUSTAFA’YA VE EHL-İ BEYTİ’NE SALAVAT…
“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli Muhammed”
Esirgeyen, Bağışlayan Allah’ın adıyla.
Hamd, âlemler sahibi yüce Allah içindir.
Allah ki acıyandır, koruyandır, sevendir.
Günü gelince ancak, O’dur hesap soracak.
Tek sana tapan, senden medet umanlarız biz.
Sapıtmışların yoluna düşmekten koru bizi.
Doğru yoldan ayırma bizi.
Aman Rabbimiz!
Esirgeyen, Bağışlayan Allah’ın adıyla.
Söyle ki gündüz gece, Tanrı tek, Tanrı Yüce.
O doğmaz, doğurmaz; kimse O’na denk olmaz.
Mustafa ÇETİN
Edirne Cem Vakfı Şube Başkanı
“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil Aliyyül Azîm.”
(Evirip çeviren, kuvvet ve kudret sahibi olan ancak Allah’tır.)
Paylaştığınız metin, Alevi-Bektaşi inancına ait Muharrem ayı matem erkanı dualarını (Secde, Mersiye, Münacat ve Aşure Duası) içermektedir. Metindeki tarama (OCR) kaynaklı harf hataları, bozuk karakterler ve mükerrer isim/unvan eklemeleri temizlenerek aslına uygun şekilde düzeltilmiştir.
İşte metnin temizlenmiş ve okunaklı hali:
Bism-i Şah Allah, Allah!..
İlahi Yarabbi! Mübarek Muharrem ayının, tuttuğumuz orucun ve yaşadığımız matemin yüzü suyu hürmetine sana olan secdelerimizi ve niyazlarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle.
Muharrem ayında kurtuluşa eren peygamberlerinin hürmetine, Nuh Nebi’nin gemisine sığınıp kurtuluşa erenler gibi, bizleri de Ehlibeyt sevgisine bağışlayıp kurtuluşa erenlerden eyle Yarabbi.
Can ve baş vererek senin Hakk yolundan ayrılmayan mazlum Kerbela şehitlerinin ve şehitler şahı İmam Hüseyin’in aşkına rahmetini ve yardımlarını bizlerden esirgeme Yarabbi.
O yüce sevgiyi yol göstericimiz eyle. Ehlibeyt-i hanedanı bizlerden razı ve hoşnut eyle Yarabbi.
Duası bizden, inayet İmam Ali’den, şefaat Muhammed Mustafa’dan, kabulü de Allah’tan ola.
Gerçeğe Hü…
Bugün matem günü geldi
Ah Hasan’ım vah Hüseyin’im
Senin derdin bağrım deldi
Ah Hasan’ım vah Hüseyin’im
Şehit olmuş Şah-ı Merdan,
Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im
Bizimle gelenler gelsin
Serini verenler versin
Hüseyin’le şehit olsun
Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im
Şehit olmuş Şah-ı Merdan
Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im
Kerbela’nın yazıları
Şehit düştü gazileri
Fatma Ana kuzuları
Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im
Şehit olmuş Şah-ı Merdan
Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im
Kerbela’nın önü düzdür
Geceler bana gündüzdür
Şah Kerbela’da yalnızdır
Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im
Şehit olmuş Şah-ı Merdan
Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im
Gökte yıldız paralandı
Şehriban Ana karalandı
Şah Hüseyin yaralandı
Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im
Şehit olmuş Şah-ı Merdan
Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im
Bir su verin masum cana
Zalim içti kana kana
Fatma Ana yana yana
Ah Hasan’ım vah Hüseyin’im
Şehit olmuş Şah-ı Merdan
Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im
Boz bulanık puslu dağlar
Virandır bahçeler bağlar
Şah Hatayi’m durmaz ağlar
Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im
Şehit olmuş Şah-ı Merdan
Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im
(Cemaat hep birlikte el ele tutuşarak bu mersiyeyi söylemiştir. Peşinden zakir kısa olarak Kerbela’yı anan bir mersiye daha okur. Dede, ayaktaki cemaatle birlikte okur.)
(Dede okur, Cemaat hep birden “Ya Hüseyin” diye katılır.)
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Ey yadigarı Haydar-ı Kerrar Ya Hüseyin
Ey can ü dil seririne Sultan Ya Hüseyin
Vah Kerbela’da Şah-ı Şehidan Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Ruşen yüzünde sure-i Veşşems-i ve’d-Duha
Şanında nazil, Ayet-i Kur’an Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Ceddin pak-i Resul, atan Şah-ı Mürtaza
Emmindir Cenab-ı Cafer-i Tayyar Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Mah-ı Muharrem erdi, dem-i matem oldu ah!
Oldun bu ayda gün gibi pünhan Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Kan ağladı şafakta, şefkatinden ah!
Ol dem ki seni ettiler kurban Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Matem donunu giydi bulutlar bölük bölük
Elem keder koptu çü tufan Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Gökler boyandı kana, gün giydi karalar
Mahvoldu arada, mah-ı taban Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
Kanlar döküp figan ile her kişi der ki ah
Hani ne oldu, sevgili canan Ya Hüseyin
Ey nur-u çeşm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin
(Dede verir; eller açılarak)
Bism-i Şah Allah, Allah!..
Yarabbi! Ellerimizi açtık, boynumuzu büktük, başımızı secdeye koyup sana yalvarıyoruz. Dualarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle Yarabbi. Sana açılan ellerimizi boş çevirme Yarabbi!
Ey Yüce Allah’ım! Sana hamd olsun ki bizleri sana kul, habibin Muhammed Mustafa’ya ümmet, veli ve vasi olan Ali’yyü’l-Mürtaza’ya talip ve soyuna taraf kıldın Yarabbi!
Hatice-i Kübra ve cennet seyyidesi Fatımatü’z-Zehra’nın hürmetine, rahmetini bizlerden esirgeme Yarabbi!
Rahman ve Rahim olan adın yüzü suyu hürmetine, İmam Hasan ve şehitler şahı İmam Hüseyin’in sevgisi ile gönüllerimizi nurlandır Yarabbi!
Hüseyin ve Zeynep’in Hakkı hürmetine, bizleri onların dostlarından ve izleyicilerinden eyle Yarabbi! Bizlerin hayat ve yaşantısını Hüseyni hayat eyle Yarabbi!
Yakınlarım deyip salatı ve sevmeyi bizlere farz kıldığın Ehlibeytin ve On İki İmamların yüzü suyu hürmetine yardımlarını bizlerden esirgeme Yarabbi!
Bereket ve nimetlerinle bizleri ödüllendir Yarabbi!
Merhametinin sonsuzluğuna sığınarak; “Kul beşerdir hata işler, sultan olan da bağışlar” niyetiyle özümüzü dara çekip, tövbe edip sana yalvarıyoruz, hatalarımızı affeyle Yarabbi! Dualarımızı kabul eyle Yarabbi!
Esma-i Hüsnalarının yüzü suyu hürmetine sana sığınanları her türlü kazalardan, belalardan, görünür görünmez afetlerden, acılardan emin eyle Yarabbi!
Sen evvelsin, sen ahirsin, zahir ve batınsın, dua edenin duasını kabul edensin.
Alemlere rahmet olarak yarattığın Muhammed Mustafa’nın, masum ve pak olduğuna şehadet ettiğin Ehlibeytin yüzü suyu hürmetine; yurdumuzu, ulusumuzu, varlığımızı, birliğimizi, dirliğimizi sonsuz eyle Yarabbi!
Ordumuzu denizde, havada, karada muzaffer eyle Yarabbi! Ülkemizin iç ve dış düşmanlarına fırsat verme Yarabbi!
Hastalarımıza, yolculuk edenlerimize, askerlerimize, darda, zorda olan cümle insanlarımıza yardım senden olsun Yarabbi!
Aramızda olmayıp da gönülleri ile aramızda olanların da niyetlerini ve dualarını kabul eyle Yarabbi!
Duası bizden, kabulü Allah’tan ola.
Gerçeğe Hü…
Bism-i Şah Allah, Allah!..
Yarabbi! Ellerimizi açtık, boynumuzu büktük sana yalvarıyoruz. Dualarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle. Sana açılan ellerimizi boş çevirme Yarab…
İlahi Yarabbi! Senin rızan için oruç tuttuk, alemlerin rahmeti Muhammed Mustafa’nın ve Ehlibeytin muhabbeti için matem tuttuk. Oruçlarımızı ve matemimizi kabul eyle Yarab.
Rahman ve Rahim olan adın yüzü suyu hürmetine, Ehlibeyt sevgisiyle gönüllerimizi nurlandır ve bu sevgiyi yol göstericimiz eyle, onları bizlerden hoşnut eyle. Himmetlerini üzerimizde hazır ve nazır eyle. Cümle insanlığın barışına, dostluğuna, kardeşliğine vesile eyle Yarab.
İlahi Yarabbi! Alemlere rahmet olarak yarattığın ve pak olduğuna şehadet ettiğin Ehlibeyti’nin yüzü suyu hürmetine yurdumuzu, ulusumuzu, varlığımızı, birliğimizi, dirliğimizi sonsuz eyle Yarab. Ordumuzu karada, denizde, havada muzaffer; sözünü üstün, kılıcını da keskin eyle. Yurdumuzun iç ve dış düşmanlarına fırsat verme.
İlahi Yarabbi! Ülkemizin bütünlüğü, huzuru ve Hakk yolunda canlarını feda eden; Bedir’den Kerbela’ya, Kerbela’dan Çanakkale’ye tüm şehitlerimizin ruhlarını şad eyle.
Ülkemizin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün, silah arkadaşlarının, cephane taşıyan fazilet sembolü olan analarımızın ve bu vatan için şehit düşen Mehmetçiklerimizin ruhlarını şad eyle Yarab.
İlahi Yarabbi! Bu mübarek günlerin yüzü suyu hürmetine cümlemizi her türlü kazalardan, belalardan, savaşlardan, afatlardan emin eyle.
Nimet-i Celil, bereket-i Halil, Habib-i Hüda Resul-i Kibriya Server-i Enbiya Muhammed Mustafa, Şah-ı Ali’yyü’l-Mürtaza, Şehid-i Hüseyin-i Deşt-i Kerbela hürmetine lokmalarımızı, aşuremizi dergâh-ı izzetinde kabul eyle. Duası bizden, kabulü Allah’tan ola.
Aşuremizin ve dualarımızın kabulü için, Kerbela ve tüm şehitlerinin ruhları, cümlemizin geçmişleri için Allah rızasına…
El Fatiha…
Hz. İmam Hüseyin, Ali Asgar’ı da diğer şehitlerin arasına koyduktan sonra, bu acı içerisinde kendi kendine: “Ölüm, utanca düşmekten yeğdir; utanç ise ateşe girmekten beterdir.” diyerek duygularını açığa vuruyordu. Oğulları, tüm yakınları, sevdikleri gözlerinin önünde şehit olmuştu. Süt emen yavrusu kucağında oklanarak şehadet şerbetini içmişti.
Tüm ehlinin, iyâlinin tutsaklığa düşeceğini bilen bir kişinin böylesine ayak diremesi, böylesine gücünü kaybetmemesi ne görülmüştü ne de işitilmişti. Sa’d’ın oğlu Ömer, “Bu Ali’nin oğludur, bu Arab’ın en çetin savaşçısının oğludur, onunla teker teker savaşılamaz, dört yandan üzerine saldırın.” diye bağırdı.
Derhal dört koldan Hz. Hüseyin’in üzerine saldırıya geçtiler. Bu arada bir bölük de kadınların ve çocukların bulunduğu çadırlara saldırdı. İmam Hüseyin:
“Ey Ebu Süfyan yanlıları! Diyelim ki dininiz yok, ahiretten de korkmuyorsunuz, hiç olmazsa dünyada hür olun. Sandığınız gibi Arap’sanız, bari namusa riayet edin; sizinle savaşan benim, kadınlardan ve masumlardan ne istiyorsunuz?” dedi.
Bu söz üzerine Şimir: “Doğru söylüyorsun.” diyerek çadırlara saldıranlara mani oldu.
İmam Hüseyin çok susamıştı, düşmanın arasından sıyrılıp atını Fırat’a sürdü; önce atı Zülcenah’ın su içmesini bekledi, “Sen de susuzsun, ben de susuzum; ama sen içmedikçe ben de içmeyeceğim.” dedi. Zülcenah başını suya eğdi, fakat içmedi; döndü Hüseyin’e baktı, gözlerinden yaşlar akıyordu o vefalı hayvanın.
İmam Hüseyin, eğilip bir avuç su aldı, tam içeceği sırada: “Sen su içiyorsun, oysaki şu anda düşman çadırlara saldırıyor.” diye bir bağırış duydu. Avucundaki suyu döküp çadırlara doğru atını sürdü, o vakit anladı ki bu, onun su içmemesi için bir uyarıydı.
Çadırlara kadar varan İmam Hüseyin, ehliyle, iyâliyle bir kere daha vedalaştı: “Tutsaklığa hazır olun, bilin ki Allah sizi koruyacaktır, sakın şikayet etmeyin, şanınızı alçaltacak sözler söylemeyin, sabredin.” dedi.
Hz. Zeynel Abidin ile Vedalaşma
Rivayet edilmiştir ki o sırada günlerdir çadırda hasta yatmakta olan Zeynel Abidin, Ali Asgar’ın da şehit edildiğini görünce, sıranın kendisine geldiğini anlayıp düşe kalka hasta yatağından dışarı çıkıp zırhını giyinmiş, silahlarını kuşanmış, İmam Hüseyin’den savaşa gitmek için izin istemişti. Ancak çok zayıftı, titriyordu. Tam meydana yürüyecekti ki Hz. İmam Hüseyin:
“Ey gözümün nuru! Şu anda sana şehitlik izni yoktur çünkü Hz. Peygamber’in soyu, yani Ehl-i Beyt’in devamı sana bağlıdır. Mustafa ve Murtaza’nın soyunun bekası senin sağ kalmana bağlıdır!” diyerek onun savaşa gitmesine izin vermemiştir.
Hz. Zeynel Abidin: “Ey baba! Ben şehadet şerbetinden mahrum mu kalacağım?” dedi. Hz. İmam Hüseyin: “Ey ciğer köşem! Bela meclisinde şehadet kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir.” Sonra oğlu Zeynel Abidin’i bağrına bastı. Yüzünü yüzüne sürdü, O’na veda etti:
“Ey gözümün nuru! Sabrı elinden bırakma ki o yol Peygamberlerin ve evliyanın ahlak yoludur. Eğer bize bu musibet nasip olmasaydı, bizden sonra gelecek Müslüman kimselere bir bela inse, onu ilahi bir gazap diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saadet ki, bela bizim yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musibetin başa gelmesi ümmetin Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.”
Bundan sonra Hz. İmam Hüseyin; annesinden kalan Mushaf’ı, dedesinden ve babasından kalan mukaddes emanetleri oğlu Hz. Zeynel Abidin’e teslim etti. Bunlar kıyamet ilmi ve baki ilimlerdi ki bunları imamlardan başkasının muhafaza etmesi mümkün değildi.
Son Hitap ve Şehadet
Böylece Hz. İmam vasiyetlerini tamamladı ve emanetleri oğluna teslim ettikten sonra Ehl-i Beyt kadınlarına ve çocuklara “Allah’a ısmarladık” diyerek meydana yürüdü. Tekrar Kûfelilerin karşısına çıkarak: “Ben Resulullah’ın oğluyum, ben Allah’ın velisi Ali Murtaza’nın evladıyım!” diyerek son bir defa daha zalimler topluluğuna seslendi:
“Ey zalim kavim! Ey gaddar topluluk! O yüce Allah’ın kahredici kahrından çekinin ki O Allah, Firavun’un yanında bulunanları Nil ırmağının selleri içinde boğdu. Fil ashabının askerini Ebabil kuşlarının hücumu ile mağlup etti. Korkun o Allah’tan, o Cabbar’ın gazabından ki Lut kavmi asilerinin şehrini darmadağın etti. Nuh oğullarının yurduna ölüm selleri yürüttü. Ey zalimler! Eğer kaza divanının Hakimi’ne, Hz. Resul’ün şeriatına inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu düşünün, bu zulümlerden tövbe edin. Bana aman verin ki bu çocukları, bu kadınları alıp gurbette ayakaltında ezdirmeden Habeş diyarına veya Anadolu’ya gideyim. Bu Arap adası ile Babil topraklarını size bırakayım.”
Hz. İmam Hüseyin’in bu sözlerinden sonra askerlerinin inançlarını değiştireceğini anlayan Yezid ordusunun başındakiler: “Ey Hüseyin! Bizim savaşımız Yezid’in emriyledir. Senin kurtuluşun ona biat etmektir. Ya kabul edip biat edersin ya ölüme boyun eğersin!” dediler. Daha sonra okçulara şu emri verdiler: “Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!”
Askerler de Hz. İmam’ın üzerine ok yağdırmaya başladılar. Hz. İmam Hüseyin, meydanda dolaşıp: “Er istiyorum!” dedi ve karşısına çıkanları birer vuruşla öldürdü. Düşman askeri derhal etrafını sardı, mızrak ve kılıç darbeleriyle onu atından yere düşürdüler. Ömer ibn-i Sa’d, Hz. İmam’ın yere düştüğünü görünce hemen öldürülmesini istedi.
Ömer’den bu emri alan bir Kûfeli asker, Hüseyin’i öldürmek için yanına gitti. O zaman Hz. İmam Hüseyin: “Ey bedbaht! Beni öldürecek adam sen değisin. Bu kötü işe kalkışma ki yazıktır. Sonra cehennem ateşine uğrarsın.” dedi. O adam ağlayarak: “Ey Resulullah’ın oğlu! Bu halde iken bile hala bize acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem kalmadı!” dedi ve korkusuzca geriye dönüp elindeki kılıcı Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in adamları koştular, kılıcın ona vurmasına engel oldular ve daha sonra o adamı yaraladılar. O da yaralı bedeniyle Hz. İmam’ın yanına geldi: “Ey İmam Hüseyin! Senin için beni şehit ediyorlar!” dedi. Hz. İmam da: “Mücahidlerin ameli kaybolmaz!” dedi. Sonra o kişiyi şehit ettiler.
Bu olanlardan sonra Enes oğlu Sinan ile Şimir Zilcevşen, Hz. İmam Hüseyin’i şehit etmek için üzerine yürüdüler. Zalim Şimir, öne atılarak Hz. İmam’ın karşısında dikildi. Hz. İmam gözünü açtı: “Ey bahtsız adam! Sana kim derler?” diye sordu. O alçak: “Ben Şimir Zilcevşen’im!” diye cevap verdi. Hz. İmam: “Zırhının ucunu pis yüzünden çek ki, seni göreyim!” dedi. Şimir, zırhını çekip pis yüzünü gösterdi. Hz. İmam Hüseyin, o alçağın dişlerinin domuz dişi gibi murdar ağzından dışarı çıkmış olduğunu gördü ve: “Resulullah doğru söylemiş! Bu bir nişanedir” dedi. Gerçekten de Allah’ın Resulü, Hz. İmam Hüseyin’ye rüyasında katilini ve şehadet vaktini bildirmişti; Şimir, Hz. Peygamber’in tarifine uyuyordu.
Hz. İmam dedi ki: “Ey Şimir! Benim öldürülmem sana mukadder kılınmıştır. Ama bugün hangi gün ve hangi vakittir? Ve bu ay hangi aydır?”
Şimir bedbahtı: “Bugün on Muharrem, günlerden Cuma günüdür. Vakit de ikindi vaktidir!” diye cevap verdi. Alçak Şimir, Hz. İmam’ın baş kaldırmasına zaman bırakmadı ve Hz. İmam’ı şehit etti. Hz. Hüseyin’in o andaki durumunu, değerli bir ozanımız İmam Hüseyin’in ağzından şöyle dile getiriyor:
“Cezbe-i aşk-ı ilahi böyle etti iktiza Canımı, emvalimi, evladımı kıldım feda. Ta ki, olsun bu vücudum Hakk’a rehnüma”
O anda kanlar içerisinde yatan Hz. İmam Hüseyin: “Hükmüne razıyız Allah’ım” diyerek, Allah’a şükrünü kesmiyordu. Kadınlar ise çadırlardan çıkmışlar, feryat ediyorlardı. Mana aleminde ise Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hatice, tüm bu olanlara için için ağlıyorlardı. O anda arş titremiş, melekler feryat etmişti. Güneş utanmıştı parlamaktan. Sema kan rengine bürünmüştü.
Orada, Fırat’ın kenarında insanlığın en yücesi, kainatın varlık sebebi olan Hz. Hüseyin; zalim Yezid ve hain uşakları tarafından şehit edilmişti. Fırat’ın suları ağlıyordu, Kerbela’nın kızgın kumları ağlıyordu, çöl ağlıyordu, kainat ağlıyordu.
İMAM HÜSEYİN’İN KIZI HAZRET-İ SAKİNE’NİN FERYADI
İmam Hüseyin’i şehit ettikten sonra Şimir emir verdi: “Çadırları ateşleyin, yakın” dedi. Bu emri alan askerler, derhal çadırları ateşe verdiler. Çadırların ateşe verildiğini gören İmam Hüseyin’in arkada bıraktığı acılı Ehl-i Beyt hanedanı, çığlıklar içerisinide çadırları terk etmeye başladılar. O vakit İbni Ziyad’ın askerleri arasında bulunan Ravi adında bir asker, bu olayı şöyle anlatıyor:
“Gördüm ki uzun boylu bir hanım, attı kendisini yanan çadırın içerisine, fakat perişan bir halde eli boş olarak geri döndü. İkinci defa yine attı kendisini yanan çadırın içine, yine perişan bir halde boş döndü; üçüncü defa yine attı kendisini yanan çadırın içerisine.
Ben o zaman kendi kendime, ‘Herhalde bu hanımın çok kıymetli mücevherleri veya buna benzer bir şeyi var ki, canını hiçe sayarak, defalarca yanan çadırın içerisine girip, eli boş çıkıyor’ diye düşündüm. Daha sonra gördüm ki, hanımın kollarında gencecik bir civan var. Uzun boylu hanım, yani Hz. İmam Hüseyin’in kız kardeşi Zeyneb-i Kübra, delikanlının kollarından tutmuş, ayakları yerde sürüye sürüye yanan çadırın içerisinden genç bir delikanlıyı dışarı çıkardı. Daha sonra öğrendim ki, bu genç delikanlı, Hz. İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin idi. Zeynel Abidin hasta idi, dermansız kalmıştı. Tüm yakınları ile birlikte canı kadar sevdiği babası İmam Hüseyin, en son olarak gözleri önünde şehit edilmiş, cansız bedeni kanlar içerisinde yatıyordu. Zaten zayıf olan bedeni, bu gördükleri karşısında tamamen kuvvetten düşmüş, yanan çadırın içerisinden kendisini dışarı atamamıştı. İşte uzun boylu hanımın kendi canını hiçe sayarak defalarca yanan çadırın içerisinden çıkarmaya çalıştığı, Zeynel Abidin idi.”
Ravi, şöyle devam ediyor:
“Tam o sırada gördüm ki bir kız çocuğu, eteğinin ucundan ateş almış ağlaya ağlaya meydanın ortasına doğru koşuyordu. Kızı bu vaziyette görünce içim dayanmadı; derhal sürdüm atımı kızdan tarafa ama bir an için kızı göremedim. Daha sonra baktım ki kız çocuğu, atımın ayakları arasında büzülmüş, esen rüzgardan sallanan ağaçtaki yaprak gibi titriyordu. Atımdan inip, kızın yanan eteğini söndürdüm; baktım ki susuzluktan dudakları çatlamıştı. Kırbamdaki suyu kıza verdim, ‘Al, iç bu suyu’ dedim. Baktım ki kız suyu içmeyip, eteğinin altına sakladı. Bu durumu görünce kıza, ‘Niçin içmiyorsun?’ diye sordum.
Kız bana: ‘Şu anda günlerdir çadırlarda bir yudum su içmeden yatan hasta bir kardeşim var, bu suyu ona götüreceğim’ dedi.
Ben: ‘Kızım, sen bu suyu iç, su yasağı kalktı artık’ diyerek kızın suyu içmesini istedim. O küçük kız, benden bu haberi duyunca, ‘Ey iyi yürekli! Atam Hüseyin’e su verip mi şehit ettiler, yoksa vermeden mi şehit ettiler?’ diye sordu.
Ben: ‘Atan Hüseyin’e su vermediler, susuz şehit ettiler onu’ dedim. O vakit küçük kız, kırbadaki suyu yere döküp, ‘Ben bu suyu içemem’ dedi ve yüzünü meydana doğru çevirip, bir müddet baktıktan sonra koşarak meydanın ortasına vardı ve kanlar içerisinde yatan şehitlerin arasında babasını bulmaya çalıştı, ama bir türlü onu tanıyamadı. O vakit: ‘Ya baba! Ya Hüseyin!’ diyerek, yüksek sesle ağlayarak babasını çağırmaya başladı.”
Ravi devam ediyor:
“O vakit gördüm ki İmam Hüseyin: ‘Kızım! Beni çukur bir yere bıraktılar, sesimin geldiği tarafa gel’ diye kızına sesleniyordu. Sakine ağlayarak attı kendisini sesin geldiği tarafa ve doladı kollarını babasının başsız bedenine. Daha sonra Sakine, bir an için ellerini babasının bedeninden çekip şöyle seslendi: ‘Ey Babacığım! Eğer sağlığında yaptığın gibi beni tekrar bağrına basmazsan, belki sana kalbim kırılabilir.’ Sakine’nin bu feryadını duyan İmam Hüseyin, doladı kollarını kızı Sakine’nin boynuna ve bastı onu bağrına. O vakit Sakine: ‘Ey babacığım! Beni bu yaşımda öksüz koydular, beni dövdüler ve bizleri çok incittiler’ diyerek babasına şikayette bulunuyordu.
Tam bu sırada kan içici Şimir, Raciz adındaki bir meluna emir verdi: ‘Git o yetimi babasından ayır’ dedi. Raciz melunu gidip ne kadar uğraştı ise de Sakine’yi babasından ayıramadı. Şimir tekrar seslendi Raciz’e: ‘Vay olsun sana, yazıklar olsun sana ki, küçücük bir çocuğu babasından ayıramadın.’ Melun Raciz: ‘Ey zalim! Ben aciz kaldım, kızı babasından ayıramadım’ dedi. O vakit Şimir: ‘Gör bak şimdi ben onu nasıl ayıracağım babasından’ diyerek gelip Sakine’yi babasından ayırmak istedi. Kaç defa denedi ise de Sakine’yi babasının bedeninden ayıramadı. Bu defa İmam Hüseyin’in elinin üstüne vurmaya başladı ise de İmam, yine elini kızının üstünden çekmedi.
Bu durumu gören zalim Şimir, bu defa elindeki kamçıyı kaldırıp Sakine’nin başına vurmaya başladı. Sakine tekrar: ‘Baba, bu zalim beni yaraladı, canımı yaktı’ diyerek tekrar ağlamaya başladı. O vakit, Sakine’nin o haline arşın sakinleri olan tüm melekler ve Peygamber ağladı; Ali ağladı, Zehra ağladı ve Fatıma ağladı. Sakine: ‘Ey Şimir! Ne olur, beni babamdan ayırma; seni tekrar babama şikayet etmekten vazgeçtim’ dedi ise de Şimir, Sakine’nin bu teklifini de kabul etmedi. Sakine tekrar: ‘Bunu kabul etmiyorsan, bırak da kardeşim Ali Asgar’ı ziyaret edeyim’ dedi. Şimir, Sakine’nin bu teklifini kabul etti. Sakine, Ali Asgar’ın o kanlı kundağını bağrına bastı.”
KERBELA OLAYI İMAM HÜSEYİN’İN KADERİ MİYDİ?
Her şey tamamen Allah’ın iradesi ile meydana gelir. Örneğin: Bizim ne zaman ve nasıl bir anne babadan doğacağımız, rengimiz, hangi inanç ikliminde dünyaya geleceğimiz, ne vakit öleceğimiz, nasıl bir evlilik yapacağımız, kaç yıl yaşayacağımız ve buna benzer “gaybe ait olaylar”, bizim irademiz dışında gelişirler.
İkincisi ise bizim irademiz dahilinde meydana gelen olaylardır. Burada insanın kendi aklını kullanarak iyiyi ve kötüyü seçme şansı vardır. Örneğin: Adam öldürmenin, hırsızlık yapmanın, yalan söylemenin kötü fiiller olduğunu bildiğimiz için yapmayız. Zorda kalan bir kimseye yardımın, fakiri fukarayı gözetmenin, büyüklere gösterilen saygının örnek bir davranış olduğunu bildiğimiz için yaparız. Yine hastalandığımız zaman doktora gider, tedavi oluruz; bir salgın hastalık baş gösterdiğinde karantina uygular, gerekli aşıları yaparız. “Bunlar bizim kaderimizmiş” diyerek beklemeyiz.
Şimdi gelelim gerçek konumuza; acaba Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket, yani Kerbela olayı, bu iki türlü kader tanımından hangisine uygun idi? İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket hesapsız, plansız, bilinçsiz bir hareket miydi? Yoksa planlanmış, kararlı, bilinçli dört dörtlük bir inkılap mıydı?
Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket bir kutsal diriliştir, bir ayağa kalkıştır, kısacası bir uyanıştır. Bundan dolayı da bu olayda kader denilen olayın her ikisi de mevcuttur:
Görülüyor ki, İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket öyle rastgele bir hareket değildir. İmam Hüseyin, suya düşüp akıntının seyrine kapılıp giden bir yaprak gibi kendisini bu akıntının seyrine bırakmamıştır. “Benim kaderim bu imiş” diyerek her şeyden vazgeçmemiştir. Bunu da şuradan anlıyoruz ki, yanında bulunanların hiçbirine zarar gelmesini istememiştir. İnandığı yolda emin adımlarla ilerlemiştir. Böylece hem ilahi takdire karşı gelmemiş hem de kendi iradesini sonuna kadar kullanmasını bilmiştir. Bu da gösteriyor ki İmam Hüseyin, bu işe kalkışırken başından sonuna kadar tüm olacakları biliyordu ve tüm hazırlıklarını buna göre yapmıştı. Hiçbir şeyi şansa bırakmamıştı.
“Ölüm, Zilleti Kabul Etmekten Evladır”
İmam Hüseyin, henüz yoldayken şair Ferezdak ile karşılaşır. Ferezdak: “Ey Hüseyin! Gel vazgeç! Kûfelilerin dili senden yana, kılıçları ise Yezid’den yanadır” diyerek kendisini uyarmıştı. Ama İmam Hüseyin; “Ölüm, zilleti kabul etmekten evladır” dedikten sonra:
“Ey Allah’ım! Sen biliyorsun ki, benim bu hareketim herhangi bir saltanat ve dünya malı elde etmek için değildir. Benim bu hareketim, İslam’ın değerlerini korumak, senin dininin gerçeklerini ortaya koymak, beldelerinde ıslahat yapmak ve mazlum kullarını kurtarmak için yapılan bir harekettir”
diyerek ne yapmak istediğini çok açık olarak dile getirmiştir.
Hz. İmam Hüseyin’in yol boyunca muhtelif duraklarda yaptığı konuşmalarını, ayrıca Kerbela’da iken Kûfelilere yaptığı konuşmalarını ele aldığımızda, bu hareketin dört dörtlük bir İslami inkılap olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İmam Hüseyin, yol boyu Kûfe tarafından gelenlerden Kûfe halkının kendisine ihanet ettiğini, Müslim bin Akil’i şehit ettiklerini öğrenmişti. Edindiği bu bilgilerden sonra yanında bulunan sadık dostlarına:
“Sizlerin üzerinizdeki hakkımı, biatımı kaldırıyorum ve teşekkür ediyorum. Hepinizden razıyım. Bunların davası benimle, siz benden ayrılıp gidebilirsiniz. Ne ben engel oluyorum ne de düşman, hangisini isterseniz seçin, serbestsiniz”
diyerek onları kendi iradelerine bırakıyordu. İmam Hüseyin bunları söylüyordu çünkü o, bu hareketin sonucunu çok iyi biliyordu. Bunun için, “Ben hiçbir zaman sizi mecbur etmiyorum, gecenin karanlığından faydalanıp gidebilirsiniz” diyerek onları bu felaketin dışında tutmak istiyordu.
İmam Hüseyin’in bu sözlerinden sonra onun sadık dostlarından bazıları bunu bir fırsat bilip gittiler. Ancak Müslim ibni Avsace: “Ey Ebu Abdullah! Eğer beni yetmiş kere öldürüp yaksalar ve sonra yine diriltseler, yine de son nefesime dek senden ayrılmam; oysaki sadece bir kere öldürülmek var ve senin için öldürülmek, sonsuz bir yücelik ve keramettir” diyerek düşüncelerini dile getiriyordu.
İşte pek çok kimse Avsace’nin söylediği gibi düşünüyor ve bu düşündüklerini açık açık söylüyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu vefakar kimselerin bu hareketi tarihe bir vefa borcu ve fedakarlık örneği olarak, altın harflerle yazılmıştır. Görüldüğü gibi Kerbela şehitlerine değer verilmesi de bu yüzdendir. Çünkü onlar kendisiyle kalıp mutlak ölümü yaşamaları için zorlanmamıştır. Zaten zorlamayla olan bir şehadetlerin değeri de yoktur.
Bazı kimseler, “Eğer Kerbela olayı Hz. İmam Hüseyin’in kaderi ise o vakit Yezid’in suçu nedir?” diye soruyorlar. Yukarıda iki türlü kader olduğunu söylemiştik. Yezid, kendi iradesine bağlı olan hür iradesini yanlış olarak kullanmış, seçimini şerden yana yapmıştır. Böylece Allah’ın, “Eğer seni ve Ehl-i Beyt’ini yaratmayacak olsaydım, bu alemleri yaratmazdım” dediği Hz. Peygamber’in göz bebeği oğlunu, İmam Hüseyin’i şehit etmiştir. Bilindiği gibi İmam Hüseyin, “Rahim” sıfatına maliktir. Yezid, bu hareketiyle rahim sıfatını çiğnediği ve ortadan kaldırmaya çalıştığı için ebedi bedbahtlığa mahkum olmuştur.
1. Hz. Hüseyin’in Kardeşi Hazreti Abbas
İmam Hüseyin’in kardeşi Hz. Abbas, kahramanlığıyla tanınıyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu; karşıdan bakınca babasına, yani Hz. Ali’ye benziyordu. İmam Hüseyin’in bayraktarı idi. Bütün yakınlarının, Ehl-i Beyt dostlarının tek tek şahadetini gördü. Abbas, Kerbelâ Sultanı olan o Hazretin rikâbına yüz sürüp:
“Ey sabır ve tahammül gemisinin kaptanı! Ve ey teslim Kafı’nın anka kuşu! Benim için de, yüksek âlemlerde bayrağımı dalgalandırıp, ukbaya göç etmek zamanı geldi!”
diyerek savaş meydanına gitmek için niyazda bulundu.
Ali oğlu Abbas, İmam Hüseyin’den izin alıp düşman saflarının önüne geldi. Adını, sanını söyledikten sonra şöyle haykırdı:
Bu sözleri işiten Yezid’in askeri arasında bir huzursuzluk başladı, yaptıklarından pişman olanlar mırıldanmaya başladı. Bunu fark eden komutanlar, fitne kopmasından korkarak derhal Abbas’ın karşısına geçerek, “böyle bir talebin yerine getirilemeyeceğini” söylediler. Bu cevabı alan Abbas, tekrar İmam Hüseyin’in yanına dönüp durumu kendisine bildirdi. Bu arada Ehl-i Beyt arasında bulunan çocuklardan: “Susuzuz! Susuzuz!” diye feryatlar yükseliyordu.
Hazret-i Abbas, çocukların bu feryatlarını duyuyordu; yüreğindeki o büyük acıya, isyana mani olamıyordu. Küçücük yavruların susuzluk feryatlarını, kadınların çaresizliğini, yaralıların: “Medet ey Allah’ım medet, Muhammed, Ali aşkına bir yudum su” diye feryat edip ağladıklarına tanık oluyordu.
Hz. Abbas’ın dayanacak gücü kalmamıştı. Kardeşi İmam Hüseyin’e gidip izin istedi. “İzin ver şu yavrulara biraz su getireyim. Düşman ordularını yarar geçerim” demişti. İzin aldı, atına atladı. Onca zulüm yaşamıştı ki, onca şahadet görmüştü ki; ölüm nedir ki, kurtuluş olmuştu artık ölüm. “Susuzuz! Susuzuz! Allah aşkına susuzuz!..” diye inliyordu çocuklar ve kadınlar. O, sadece bu feryatları duyuyordu.
Kademe kademe sarılan Yezid’in ordusunu yardı geçti, Fırat’a vardıklarında “Ukap” adlı atından kanlar damlıyordu. Yaralar almıştı o cins Arap atı. Atıyla birlikte Fırat Nehri’ne girdi. Abbas’ın susuzluktan dudakları çatlak çatlaktı. Çöllerde günlerdir susuzluk çekiyorlardı, ciğerleri parçalanıyordu. Avucunu doldurdu, dudaklarına kadar götürdü; o an gözlerinin önüne İmam Hüseyin’in küçük kızı Sakine geldi, diğer yavruların feryatları geldi. Susuzluktan taşların soğukluğuyla susuzluğunu gidermeye çalışan yavrular geldi, inim inim inleyen hastalar geldi.
“Ya Rabbim! Affet beni, onlar susuzluktan feryat ederlerken ben nasıl su içerim ki!”
Tulumunu doldurdu, sol omzuna astı, yüzüne su serpti; suyun serinliğini tâ yüreğinde hissetti. Fırat’a baktı, hüzünlü hüzünlü akıyordu. Sanki o da utanıyordu, amaçsız akışından…
Oysa az ileride su feryatları vardı, ağıtlar vardı, ölümler vardı, tarihin sayfalarına yazılacak mezalim vardı. Abbas, atını mahmuzladı, çadıra doğru yıldırım gibi gidiyordu. Yezit askerleri görmüşlerdi, bağırdılar: “Bırakmayın, saldırın!…”
Abbas, elinde kılıç, başında daireler çizerek düşmanı yarmaya çalışıyordu: “Medet! Medet ey Allah’ım medet, bana yardım eyle…”
İmam Hüseyin, çadırlardan Abbas’ın sesini duymuştu, ayağa kalktı: “Yarab! Yardım eyle Abbas’ıma” diye yalvardı. Abbas unutmuştu kendini, tek amacı, masumlara suyu yetiştirmekti. Bir haramzade pusudan çıktı, bir kılıç darbesiyle sol kolunu kopardı. Tulumu sağ omzuna aldı, atını mahmuzladı. Atı da sanki suyu yetiştirmek için şahlanıyordu. İkinci bir kılıç, onun diğer kılıç tutan kolunu da kopardı. İki kolu da yoktu Abbas’ın. Amcası Cafer-i Tayyar’ı hatırladı. Mute Harbi’nde ordu komutanı iken onun da iki kolunu koparmışlardı. Peygamber Efendimiz, “Kolları yerine, cennette ona kanat verildi” diye buyurmuştu. Abbas, bunları düşünerek hiç metanetini kaybetmedi.
“Ya Rab! Çocuklara söz verdim, bana yardım eyle” diye inledi. Tulumu ağzına aldı, atını doludizgin sürüyordu Abbas. Bir ara bacaklarında serinlik hissetti, tulum delinmişti; ok atıldığını bile hissetmemişti, al kanlara bürünmüştü. Çöl olanca sıcaklığıyla yakıyordu. Acılar yakıyordu, umudu tükenmişti.
“Hangi yüzle gideyim!” Atın üzerinde titriyordu, dengesini sağlayamıyordu, gücü tükenmişti; çadırdakiler gözünün önüne geliyordu. “Ya Rabbi! Bu ne beladır ki Ehl-i Beyt’e bir damla su nasip olmaz!”
O sırada bir nida geldi ki: “Ey Abbas! Ahiret derecelerini elde etmek kolay olmaz. Tanrı yoluna girmiş olanlardan hiçbirisi, cefa çekmeden meramını elde edemez” diye sesleniyordu. Abbas’ın gözleri görmez olmuştu, karanlıklar âlemi bu muydu? Atından düşerken bağırdı: “Ya Rabbi! Edrikni! Edrikni! (Ey kardeşim! Kardeşini bul!)”
Mazlum Hüseyin, bu çağrıyı duyunca Abbas’ın imdadına yetişmek için derhal atına atladı, yıldırım gibi sesin geldiği yöne sürdü. İnen darbeler Abbas’ı at üstünden düşürmüştü, etrafını sarmışlardı. İmam Hüseyin, yıldırım gibi üzerlerine sürdü atını ve yere atladı. Abbas kanlar içinde, kolsuz yatıyordu.
İmam Hüseyin’in feryadı, Kerbelâ çöllerinde yankılandı. O vakit İmam Hüseyin: “Şimdi belim kırıldı!” diyerek öyle bir ah çekti ki, Kerbelâ toprağını titretti. Abbas’ı kucağına aldı, metanetine hâkim olamadı, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Abbas’ın gözleri açıktı, kandan gözükmüyordu. Ağzında hâlen su tulumunun ipi vardı. “Medet!… Medet senden olsun Ey Allah’ım.”
2. Hazreti Ali Ekber
Hz. Hüseyin’in kimsesi kalmamıştı. Eli silah tutan herkesin şahadetini tek tek gördü, tek tek yaşadı. Her şahadette onlarla birlikte bin kez şehit oldu. Ölümün karanlık yüzünü binlerce kez gördü ve tattı. Kerbelâ demek gözyaşı demekti, figan demekti, ağıt demekti, kan ve zulüm demekti. Bu zulmü İmam Hüseyin, tâ yüreğinde hissediyordu. Çöl çok sıcak ve çok bunaltıcıydı. Çadırların arkasına döndü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Her taraf şehit kanlarıyla sulanmıştı. “Ah dedem Muhammed! Ah babam yiğit Ali! Neredesiniz?”
İmam Hüseyin’in oğlu Ali Ekber karşısındaydı. Henüz 18 yaşındaydı; gençti, yakışıklıydı. Büyük dedesi Hz. Muhammed’e benziyordu. Rivayet ederler ki, Ali Ekber henüz on sekiz yaşında olup sümbül kokulu saçları, yanağının gülleri üstüne gölge salmakta idi ve etrafındaki lâle bahçeleri taze menekşelerle süslenmişti. Ne zaman ki Resulullah’ın sesini ve sözünü duymayı arzulasalar onu konuştururlardı. Ne zaman ki kâinatın efendisinin yüzünü görmeyi arzulasalar, onun yüzünden sevinç nurları aksettirirlerdi.
Ali Ekber: “Ey Baba! Ben o kadar zulüm, o kadar kan gördüm ki, benden başka eli silah tutan kalmadı. Senin şahadetini görmek istemiyorum, buna dayanamam, bana izin ver baba” diyerek savaş meydanına çıkmak için izin istedi.
İmam Hüseyin: “Ey oğul! Senin gördüklerini ben yaşamadım mı, ben görmedim mi? Her şehidin şahadetinde ben de milyon kez şehit oldum oğul! Hani nerede Abbas, hani nerede Kasım, hani nerede Hür! Hepsi kefensiz olarak şurada yatıyorlar oğul!… Var git zırhını getir, seni kendi ellerimle giydireceğim oğul” dedi.
İmam Hüseyin, babasının yeşil sarığını oğlunun başına giydirdi; yine babasından yadigâr kalan kemeri oğlunun beline bağladı, saçlarını düzeltti, zırhını giydirdi. Kız kardeşi Zeynep ve annesi Şehriban bu manzarayı görünce feryatlara başladılar. Sarılmışlardı Ali Ekber’e, İmam Hüseyin sarılmıştı oğluna. Dudakları çatlak çatlaktı, alev alev yanıyordu. Annesi Şehriban bırakmak istemiyordu. Annesinin ve halasının ellerini yüzüne sürdü, atına atladı ve doludizgin düşman saflarının üzerine sürdü atını.
Ali Ekber, her tarafı dolaşıp kahramanlıklar gösterdikten sonra Yezid ordusunun önüne gelip adını ve sanını söyledikten sonra şöyle seslendi:
diyerek öyle bir nâra attı ki, Ali Ekber’in acıyla söylediği bu sözler düşman safları üzerinde etki yapmıştı. Hiç kimse Ali Ekber’in karşısına çıkmak istemiyordu.
Ali Ekber, daha fazla beklemeden düşman saflarının içerisine daldı, kahramanca dövüştü; bu arada yaralar da almıştı. Babasını ve Ehl-i Beyt kadınlarını bir daha görebilmek için atını çadırlara doğru sürdü. Babasının yanına gelince: “Babacığım! Susuzluk beni helak ediyor. Ve demirlerin ağırlığı altında eziliyorum! Eğer bir damla su ile ateşimi yatıştırmış olsaydım, düşman askerini tufana boğardım!” diyerek feryat ediyordu.
Hz. İmam Hüseyin, mübarek elleriyle oğlunun yüzünü tozlarından temizledi. Ali Ekber, tekrar savaş meydanına döndü ve peş peşe pek çok düşman askerini saf dışı bıraktıktan sonra, üzerine gelen onlarca düşman askerinin savurduğu kılıç ve mızrak darbeleriyle pek çok yaralar almıştı. Buna rağmen, hiç telaş etmeden aynı dedesi Murtaza gibi savaşıyordu. Bir ara aldığı yaraların acısı ile inledi: “Ah Kerb-ü Belâ ah..! Ah susuzluk ah!..”
Henüz atın üzerindeydi Ali Ekber, henüz düşmemişti. Çadırlara döndü baktı. Anasını düşündü, “babam ne haldedir” dedi. Sürdü atını çadırlara doğru, viran olmuştu. Kanlar içindeydi, başını kaldırıp çadırları görmek istedi, kanlar sızıyordu yaralarından. Gözleri görmez olmuştu, attan düşmek üzereyken bağırdı: “Edrikni baba! Edrikni baba!..”
İmam Hüseyin feryadı duymuştu. Evladının sesini duyabilmek, son bir kez daha duyabilmek için kendinden geçmişti. Feryatla atına atladı, hızla sürüyordu; Ali Ekber’ine yetişmek istiyordu bir an önce. Son kez bir daha bağrına basmak istiyordu oğlunu. Atı, Ali Ekber’in başındaydı, bırakmıyordu onu. İmam Hüseyin feryatla atından indi: “Yetiştim oğul, yetiştim!” diyerek kucakladı oğlunu, yüzündeki kanları sildi, başını kucağına aldı; artık dayanamıyordu. Kerbelâ çölleri inliyordu, feryatları duyuyordu. Ali Ekber gözlerini açmaya çalıştı, son kez babasını görmeye çalıştı, ağzını açtı… “Baba, su, su…” diyebilmişti.
İmam Hüseyin yüzüğünü çıkardı, dudaklarına değdirmeye çalıştı. “Sabret ey ciğer köşem sabret! Senin için Kevser suyu hazırdır!” diyerek oğlunu teselli etmeye çalıştı. Ali Ekber bu müjdeyi alınca, tekrar atına atlayıp düşman saflarının içine sürdü. Ancak düşman aman vermiyor, kudurmuşçasına saldırıyorlardı. Bu gidiş onun sonu olmuştu; pek çok yara almıştı, artık dayanamıyordu. Atından düşmek üzere iken, “Ey babacığım! Beni bul!” diye feryat etti.
Hz. İmam Hüseyin, o mazlumun feryadını duymuş, ihtiyarsız olarak savaş meydanına koştu ve o selvi boyluyu topraklar üzerinden kaldırıp çadırlara götürdü. Yanağını yanağına sürerek, “Ey gönlümü bağladığım oğul!.. Ne olur biraz konuş” diye oğluna sesleniyordu. İmam Hüseyin’in feryadına çöl isyan ediyordu. Ali Ekber’in kanlı vücudu, cansız olarak kucağındaydı. İmam Hüseyin kaldırdı başını havaya, açtı ellerini: “İnna Lillah ve İnna İleyhi Raciun” (Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz).
3. Altı Aylık Kerbelâ Şehidi Ali Asgar
Hz. İmam Hüseyin’in yanında savaşan can dostları ve aile efradı teker teker şahadet şerbetini içmişlerdi. Yavaş yavaş sıra İmam Hüseyin’e geliyordu. Sabahın erken saatlerinde başlayan kanlı savaş, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Artık Hüseyin’den başka savaşabilecek kimse kalmamıştı. Çünkü vefalı dostların tümü, az önce arka arkaya aşk diyarına doğru süzülmüşlerdi. İmam Hüseyin, yavaş yavaş çadırlara doğru yürürken Ehl-i Beyt hanımlarına sesleniyordu:
“Ey Sakine, ey Fâtıma ve ey Zeynep! Allah’ın selamı size ve yanınızdaki diğer Ehl-i Beyt’ime olsun. Bu, benim size olan son selamım, sizinle son görüşmemdir. Bilesiniz ki, artık hüzün defteri size yeni yeni sayfalar açacak, keder size daha da yakınlaşacaktır!..”
İmam Hüseyin daha fazla dayanamamış, son sözlerinden sonra ağlamaya başlamıştı. Bu sözler, aynı zamanda onun hazin sonunun da habercisiydi. Gözyaşları Kerbelâ sahrasında kaybolup giderken herkes susmuştu. Ne var ki bu suskunluk fazla sürmemiş; düşman saflarındaki kahkahalar, küfürler ve çirkin çığlıklarla tekrar bozulmuştu. Onların bu çirkin saldırıları Kerbelâ’yı kuşatmışken İmam Hüseyin, çadırların hemen önlerinde toplanan birkaç şehidin yanı başındaydı. Buruk bir dille, onların huzurunda feryadını tazeliyordu:
Hz. İmam, Allah’a şikâyetini böyle dile getirmeye, acısını böyle dindirmeye çalışıyordu. Çünkü yarenlerinin, biricik yavrularının ve can dostu yakınlarının cansız bedenleri onu pek çok hüzünlendirmiş, yasa boğmuştu.
O, şimdi kendi çadırına yönelmiş, Ehl-i Beyt’ine uyarılarda bulunuyordu: “Gördüğünüz ve göreceğiniz cefalar karşısında sabredin. Yüksek sesle ağlamayın. Düşman sesinizi duyup da sevinmesin sakın!” Sonra, kız kardeşi Zeynep’e döndü: “Hatırlıyor musun; sana hep derdim ‘Sonsuz hayat sahibi yalnız Allah’tır’ diye. Ey kardeşim! Benden sonra kadınlar ve çocuklar sana emanet!”
Kardeşi Zeynep ve muhterem kızı Sakine, o an ağlamaya başlamışlardı. Onlar çok iyi biliyorlardı ki, Hz. Hüseyin meydana çıktıktan sonra bir daha geri dönmeyecekti. Onun da diğer şehitler gibi paramparça edileceğini, atların altında lime lime edileceğini ve şahadet şerbetini içip sonsuz diyara doğru uçup gideceğini biliyorlardı. Bu ayrılık ateşi onları tamamen yasa boğmuştu. Şimdi her üçü de ağlıyordu.
Hüseyin, içindeki ıstırabı beyitlere dökerek kızı Sakine’ye seslendi:
Benden sonra çok ağlayacaksın kızım,
Istırabın artacak, keder sahibi olacaksın.
Ama en azından hayatta olduğum ve seni görebildiğim müddetçe,
Islak gözlerinle yakma kalbimi!
Hasret gözyaşlarını şimdiden akıtma!
Eğer cansız bedenim yere düşer de,
Tutunacak hiçbir dalım kalmazsa,
Ey güzel kızım benim! İşte o zaman sarılır, ağlarsın bana!..
Vedalaşmak için sırada en küçük yavrusu Ali Asgar vardı. Kerbelâ’nın en küçük kahramanı Ali Asgar’la da vedalaşmak istiyordu şehitler serveri. Zeynep’e dönerek minik yavrusunu istedi: “Ey benim vefalı kardeşim! Kundaktaki yavrumu getir bana, gönlüm onunla da vedalaşmak ister” dedi. O’nun bu talebi üzerine; günlerdir susuzluktan ve açlıktan sütü kesilmiş ve yavrusuna bir damla süt dahi veremeyen Rebâb Ana’nın kucağındaki Ali Asgar, anasının kucağından alınıp İmam’ın kucağına verilmişti. İmam Hüseyin’in kucağındaki minik yavru, açlıktan ve susuzluktan ölüm halindeydi.
İmam Hüseyin minik yavrusunu alıp düşman saflarının karşısına vardı. Maksadı, belki bu küçük yavruya bir yudum su verirler diye düşünmüştü. Yavrusunun kuruyan dudaklarına son kez sıcak bir buse kondurdu. Ancak yüreği onun acı feryadına dayanamıyordu. Minik yavruyu havaya kaldırıp Kûfelilere şöyle seslendi:
Ancak o sırada Kûfe askerleri arasında bulunan Harmile adlı bir okçu da onları sinsice izliyor, şeytani planlar kuruyordu. Özel olarak hazırladığı üç başlı oku torbasından çıkarıp yayına yerleştirerek minik yavruyu nişan aldı. Kısa bir süre sonra ok yayından çıkmıştı…
Hüseyin’in veda öpücüğü henüz sıcaklığını kaybetmemişken, Ali Asgar’ın narin bedeni bir anda sarsılmış, bembeyaz kundağı bu okla al kanlara bulanmıştı.
Ali Asgar, babasının elinde can verirken düşman saflarından yükselen sevinç çığlıkları daha da fazlalaşmıştı. Küçük yavru, gerdanına saplanan okla birlikte babasının kucağından halası Zeynep’in kucağına taşındı. Hüseyin, avuçlarına dolan kızıl kanları gökyüzüne saçarken bir yandan da bağırıyordu:
“Musibet ne türden olursa olsun, tahammülü benim için o denli kolaydır. Şüphe yok ki Allah, beni görüyor ve biliyor şu anda!..”
Tarih: 23 Kasım 2012 / 9 Muharrem 1434
Yazar: Mustafa ÇETİN – Edirne Cem Vakfı Şube Başkanı
Hz. İmam Hüseyin, Kerbela’ya Hicret’in 58. yılının Muharrem ayının ikinci günü indiler ve çadırlarını kurdular. Sonra yanındakileri topladılar; yaşlı gözlerle onları bir zaman seyrettikten sonra:
“Allah’ım! Biz senin Peygamber’inin yakınlarıyız; yurdumuzdan sürdüler, çıkardılar bizi. Ceddimizin hareminde kalmamıza müsaade etmediler. Ümeyye oğulları zulmettiler bize; sen zalim kavme karşı yardım et bize.”
Hz. İmam Hüseyin şöyle devam etti:
“İnsanlar dünyaya kul oldular; din, yalnız ağızlarında kaldı. Geçimleri iyi düzendeyse dinden söz ediyorlar, ama bir belaya uğradılar mı bundan da vazgeçiyorlar. İçilmiş kabın içinde kalan su, sömürülmüş yayladaki ot kadar değersiz bir hale geldi dünya. Görmez misiniz? Gerçeğe uyan, işe koyulan yok; fakat batıla koşan çok. Allah’a inanan, bu hali görünce bir an evvel Allah’a kavuşmak ister; ben ölümü bir kutluluk olarak görüyorum; zalimlerle yaşamayı ise bir zillet saymaktayım.”
Söz buraya gelince Züheyr kalkıp: “Ey Resulullah’ın oğlu!” dedi; “Sözlerini duyduk; dünya ebedi olsa, biz de ölümsüz olsak, yine de seninle geçip gitmeyi orada oturup kalmaktan üstün biliriz.”
HAZRETİ HÜSEYİN’İN IRAKLILARA GÖNDERDİĞİ MEKTUP
Böylece, Hz. İmam Hüseyin, o kan içici çölde, o elemli sahrada, Kerbela’da konaklayıp oturdu. Burada, Irak ileri gelenlerine bir mektup yazıp Kays ile gönderdi. Mektupta Hz. İmam şöyle diyordu:
“Ey uzakta olduğu halde bize sadakat gösteren ve samimi duygularını bildirenler! Ey candan ve yürekten sadakat mektupları yollayan mücahitler! Sizin mektuplarınızdaki satırların yazıları, irademizi bu yönlere çekti. Şu anda Kerbela çölündeki bela yerinde ve Arap Irak’ında çadırlarımızı kurmuş bulunuyoruz. Şimdi ettiğiniz yemine vefa gösterme sırası sizde. Yine mübarek ayak basışımızın saadetini ganimet bilerek, bize uyup, can akçesini saçmak için koşma sırası sizde. İkbal kıblesi ve ülkü yolu olan dergâhımıza yüz tutunuz. Ahiret saadetinin dünya devletinden önde olduğunu mutlaka biliniz. Gerçekten bu müjde size hidayet yolunun hediyesidir. Bu söylediklerimi sakın bir yardım dilemek olarak düşünmeyin. Çünkü dünya saltanatı, gelip geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeye ve zilletle bırakıp gitmeye değmez!”
Hz. İmam’ın mektubunu, Küfe şehrinde Süleyman Huzai’ye vermek ve cevabını almak maksadıyla Kays yola çıktı. Fakat Küfe’ye varmadan Ubeydullah’ın askerleri Kays’ı yakaladılar ve Ubeydullah’ın huzuruna getirdiler. Kays, Ubeydullah ile karşılaşınca ilk iş olarak mektubu çıkarıp, okunmayacak bir şekilde yırttı.
Ubeydullah, Kays’a: “Mektubu neden yırttın?” dedi. Kays: “Dost sırrını düşmandan gizlemek gerek!” diye cevap verdi.
Ubeydullah: “Ey Kays! Eğer benim seni öldürmemden kurtulmak dilersen iki işten birisini seç; ya mektuptaki isimleri bana bildir ya da minbere çık, Hüseyin’e ve ona uyanlara söv say, beni ve Yezid’i öv!” dedi.
Kays: “Ey Ziyad’ın oğlu! Benim için mektubu açığa vurmak mümkün değildir. Ama minbere çıkabilirim. Emredin halk toplansın!” dedi.
Halk toplanınca, Kays minbere çıktı. Allah’a hamdüsenadan, Hz. Resule ve soyuna salatüselamdan sonra topluluğa hitap ederek; “Ey Küfe halkı! Ben Hüseyin’in elçisiyim. Onun Küfe şehrini şereflendirmeye geldiğini size bildirmeye geldim!” dedi. Ve mektubun içinde yazılanları, başından sonuna kadar bildirdi. Yezid ile İbn-i Ziyad’a lanetler ve nefretler savurdu. Hz. İmam Hüseyin ile ona uyanları övdü. Bu hareketinden sonra Ubeydullah çok kızdı ve henüz minberde iken onu şehit ettirdi.
UBEYDULLAH İBN-İ ZİYAD’IN HZ. HÜSEYİN’E YAZDIĞI MEKTUP
Ubeydullah, Hz. İmam Hüseyin’in Kerbela’ya geldiğini öğrenince ona bir mektup yolladı. Mektup şöyleydi:
“Ey Hüseyin! Yezid bana mektuplar göndererek şunları bildirdi: ‘Ali oğlu Hüseyin, o taraflara geldiğinde, bana biat edeceğine dair kendisinden söz almadıkça hakkında bir karar verme. Eğer teklifini kabul etmezse hiç düşünmeden derhal onu öldür!’ Şimdi sana nasihat ediyorum. Kendine acı! Yezid’e biat etmeyi kabul et. Eğer kabul etmezsen savaşa hazır ol!”
Hz. İmam Hüseyin, Ubeydullah’ın mektubunu okuyup içindekileri öğrenince: “Ne talihsiz, bedbaht bir kavim ki; dünyevi nimetleri, Yaratan Allah’ın gazabından üstün tutup, ümmetiyiz dedikleri Peygamber’in evladını helak ederek Yezid’in gözüne girmeye çalışırlar” dedi.
Mektubu getiren adam: “Ya Hüseyin! Bu mektuba cevabın nedir?” diye sordu. Hz. İmam Hüseyin: “Benim ona verecek cevabım yoktur. O, muhakkak azabı hak etti” diyerek mektubu yere attı.
Mektubu getiren adam Ubeydullah’ın yanına dönünce Hz. İmam Hüseyin’in sözlerini kendisine aktardı. Bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyad, orada bulunan meclistekilere döndü ve “Ey Şam ve Küfe’nin ileri gelenleri; içinizde her kim ki Hüseyin ile savaşıp, onu bana getirirse, kendisine koca bir vilayeti vereceğim” dedi.
SA’D İBN-İ VAKKAS’IN OĞLU ÖMER HZ. HÜSEYİN’E KARŞI
Ubeydullah’ın bu teklifine hiç kimse sesini çıkartmadı. Ubeydullah, kimseden cevap alamayınca, en sonunda kendisinden çoktandır Rey valiliğini isteyen Sa’d oğlu Ömer’i, Hz. İmam Hüseyin ile savaşacak orduya kumandan tayin etti. Ömer’e: “Emrine vereceğim kuvvetle Kerbela’ya gidip Ali’nin oğlu Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini teklif edeceksin. Kabul etmezse onun ve ona tabi olanların başlarını kesip bana getireceksin. Bu önemli hizmeti yapmakla yükselme yolunu bulacaksın” dedi.
Bu sözler üzerine Ömer ayağa kalktı: “Ey Ziyad oğlu! Bu çok önemli bir meseledir. Düşünmek için zamana ihtiyacım var. İzin verin evime gideyim, düşüneyim; oğullarımla müşavere edeyim, ondan sonra cevap veririm” dedi. Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun bu isteğini kabul etti.
Ömer evine gelince oğullarını çağırttı ve durumu onlara anlattı. Bunun üzerine büyük oğlu şu cevabı verdi:
“Ey baba! Bu ne cahilce sözdür? Bu ne gaflettir. Üzerine gideceğin şahsın Peygamber’in göz bebeği, Fatıma’nın ciğerparesi olduğunu bilmiyor musun? Elbette bilirsin. Bile bile bu büyük vebali yükleniyorsun. Senin baban Sa’d İbn-i Vakkas, hayatını Resulullah ve Hz. Ali’nin uğrunda harcamadı mı? Sen ise Resulullah’ın evladı üzerine gidiyorsun ve Resulullah’ın göz bebeği ile harp etmek istiyorsun. Ali’nin oğlu Hüseyin’i buraya davet edenler arasında sen de yok mu idin? Ona üst üste üç tane mektup yazmadın mı? Şimdi ise dünya nimetleri için böyle bir zatın üzerine gidiyorsun. Ve adeta Peygamber’in kanını dökmek istiyorsun. Eğer böyle bir şey yapacak olursan bunun laneti kıyamete kadar senin ve soyunun üzerinde kalacaktır.”
Ömer, büyük oğlunun sözlerinden hoşlanmadı, hatta ona kızdı. Daha sonra hırslı bir genç olan küçük oğluna döndü. Küçük oğlu: “Ey baba! Gerçi ağabeyimin sözleri doğrudur. Fakat onlar ilerde, gaybda olacak işlerdir. Halbuki Ubeydullah’ın ihsanı hazır ve önündedir. Elde hazır olan nimet, elbette ki meçhul bir nimete tercih edilmelidir. Akıllı olan böyle bir nimeti tepmez” diyerek babasına destek verdi.
Bu sözler üzerine Sa’d oğlu Ömer, kendisi gibi düşünen küçük oğlunun sözlerini kabul etti. Çünkü mal ve hükmetme hırsı gözünü bürümüştü. Ömer, Ubeydullah’ın yanına giderek teklifi kabul ettiğini bildirdi. Ubeydullah, hiç vakit kaybetmeden onun emrine beş bin kişilik bir kuvvet vererek onu İmam Hüseyin’in üzerine gönderdi.
Ömer’in Kerbela’ya gelişi, Muharrem ayının 6. günüydü. Ömer, Kerbela’ya gelince İmam Hüseyin’e bir elçi göndererek buraya geliş nedenini öğrenmek istedi.
HZ. İMAM HÜSEYİN’İN SA’D OĞLU ÖMER’E CEVABI
Hz. İmam Hüseyin Sa’d oğlu Ömer’e şu cevabı verdi:
“Benim buralara gelmemen sebebi; bana arka arkaya göndermiş olduğunuz mektuplar ve davetlerinizdir, tarafınızdan gösterilen istektir. Bana üst üste mektuplar yazarak ve heyetler göndererek beni ısrarla çağırdınız. Ben de bu davetlerinizi kabul ederek; sizi dalalet yolundan kurtarıp hidayet yoluna sokmak ve dinin esaslarını öğretmek için geldim. Sizin göndermiş olduğunuz bu mektuplar üzerine, Mekke’den gönderdiğim amcamın oğlu Müslim ile iki yavrusunu zulümle şehit ettiniz. Onların şehit edildikleri haberini buraya gelirken yolda öğrendim. Ve şunu söyleyeyim ki, sizlerde hidayet yoluna girme hususunda bir cevher görmüyorum. Bunun için Mekke’ye dönmek istiyorum. Eğer buna engel olmazsanız, Ehl-i Beyt’im ve bana uyanlarla birlikte buradan geri dönmek ve Hicaz’a gitmek kararındayım.”
Ömer İbn-i Sa’d, Hz. İmam Hüseyin’den aldığı bu cevabı hemen Ubeydullah’a bildirdi. Ubeydullah, Ömer’e gönderdiği cevapta; Hüseyin’den ve yanındakilerden Fırat suyunun kesilmesini ve Yezid’in biatını kabul etmezse savaşmasını emrediyordu.
Ubeydullah’tan gelen emir üzerine, Ömer’in askerleri Fırat suyunu tamamen kestiler. Bu olay Muharrem ayının 7. gününde oluyordu. Hemen o gün Hz. İmam’ın yanındakiler susuz kalmışlardı. Susuzluktan çocuklar ağlamaya başladılar.
HZ. İMAM HÜSEYİN’İN YANINDAKİLERE SON UYARISI
Bu olaylardan sonra, Kerbela Şahı Hz. İmam Hüseyin, bütün kardeşlerini, yakınlarını, çoluk çocuğunu bir araya topladı; Allah’a hamdüsenadan, Resulullah ve soyuna salatüselamdan sonra onlara şöyle dedi:
“Ben, sizden daha hayırlı dostlar, arkadaşlar, sizden daha iyi yardımcılar olduğunu bilmiyorum. Allah hepinize ecir versin. Ceddim, Kerbela’da şehit edileceğimi haber vermişti bana; o zaman da gelip çattı işte. Sizin hepinize izin veriyorum, hakkımı helal ettim size. Gece gelip çatınca karanlığı fırsat bilin; herkes Ehl-i Beyt’imden birinin elinden tutsun, gitsin; dağılın yeryüzüne; çünkü bu topluluk, ancak beni ister; beni ele geçirdiler mi başkasını aramazlar artık.”
Hz. İmam’ın bu sözleri üzerine, ona tabi olanlar hep birlikte: “Senden sonra yaşamayı istemeyiz biz” dediler. “Allah, o günü göstermesin bize.” Hz. İmam Hüseyin’e uyanlar hep buna benzer sözler söylediler. Hz. İmam da onlara hayır duada bulundu ve o geceyi ibadetle geçirmelerini buyurdu.
Kerbela’da Muharrem ayının 10. gecesiydi. Hz. İmam Hüseyin’e tabi olanların çoğu o gece çadırlarında kimi Kur’an okuyordu, kimi ibadet ediyordu, kimi dua ediyordu. Kadınların gözleri yaşlıydı; çocuklar titriyorlardı, susuzluk ciğerlerini yakmaktaydı. Kadınlar feryat edip ağlamaya başladıklarında Hz. İmam onları susturduktan sonra kardeşi Zeyneb’e:
“Sen kadınların ulusunun. Üzerinde olan hakkım için, beni kana bulanmış, şehit olmuş görünce feryadınla düşmanları sevindirme” buyurmuştur.
Her iki taraftan da savaş safları sıralanınca, hak ile batıl, küfür ile iman yerli yerini bulunca, Kerbela Şahı Hz. İmam Hüseyin, düşman askerinin karşısına çıkıp onlara:
“Ey merhametsiz kavim! Başımdaki imame ve belimdeki kılıç, arkamdaki zırh, altımdaki at Hz. Resulullah’ındır. Ben Resulullah’ın sancağının varisiyim. Zehra Betül’ün göz nuruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere söz söyleyip ayak diremedim. Allah’a ve Resule aykırı yol tutmadım. Bana mektuplar ve elçiler gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız. Beni bu diyara getiren sizlersiniz. Bu fitneyi türlü sebeplerle kışkırtıp bu raddeye siz getirdiniz. Bu ne sahtekarlıktır!” dedi.
SA’D OĞLU ÖMER SAVAŞI BAŞLATIYOR
En sonunda Ömer İbn-i Sa’d, Hz. İmam’ın karşısına gelip: “Ey Hüseyin! Yezid’e biat etmedikçe bu sözlerin bir faydası yok” dedi. Sa’d oğlu Ömer, bu sözleri söyledikten sonra yayını gerip bir ok attı ve “Ey Küfe halkı! Görün ve şahit olun ki, Hüseyin ile savaşa başlayan ben oldum” dedi.
Daha sonra Hz. İmam Hüseyin, çadırlara döndü ve “Ey vefalı dostlar! Ey canlarını feda edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş araçlarını hazırlayın ki; bu dem kan dökülecek demdir” dedi.
Bu olay Hicret’in 58. yılında, Muharrem ayının 10. Cuma günü sabahında geçiyordu. Bir rivayete göre düşman askeri yirmi iki bin kişiydi. İmam Hüseyin’in askeri ise yetmiş kişiydi. Otuz kişi atlı, diğerleri yaya idi.
HÜR İBN-İ RİYAHİ HZ. HÜSEYİN’İN YANINDA
Hür İbn-i Riyahi ile Hz. İmam Hüseyin’in kafilesi, henüz Kerbela’ya gelmeden önce karşılaşmıştı. Hür, İbn-i Ziyad tarafından Hz. İmam Hüseyin’i Küfe’ye götürmekle görevlendirilen birliğin komutanı idi. Hz. Hüseyin ile Hür’ün karşılaşmalarını daha önce anlatmıştık.
Biz şimdi 10 Muharrem günü olanlara gelelim. Hür İbn-i Riyahi, Ömer bin Sa’d’ın yanına gelip: “Ya İbn-i Sa’d! Hüseyin’le savaşmak kesinleşmiş midir?” diye sordu. Ömer bin Sa’d: “Evet! Kesinleşmiştir, bu meydanda kanlar dökülecektir” dedi.
Hür: “Öyle ise ben Hüseyin’le savaşmak istemiyorum. Bir baksana biz kaç kişiyiz, bir de Hüseyin’e bak, onlar kaç kişi. Üzerine çullanacağınız bu insanlar, kendisinden şefaat beklediğiniz Hz. Muhammed’in evlatlarıdır. Yarın kıyamet günü Resulullah’a nasıl cevap vereceksin?” dedi.
Ömer İbn-i Sa’d bu soruya cevap vermedi. Hür’ün rengi solmuştu, bu adaletsizliğe karşı vücudu tir tir titriyordu. Kardeşi görmüştü Hür’ü: “Ya Hür! Nedir bu halin, seni hiç böyle solgun görmemiştim. Senin gibi bir savaşçı bu duruma düşer mi?” dedi.
Hür: “Ey kardeş! Şu anda en büyük savaş benim yüreğimde, vicdanımda oluyor. Hak ile batıl savaşıyor” diye cevap verdi. Kardeşi nedenini sorunca da Hür: “Şunun içindir ki, biz bir orduyuz, karşımızda bir avuç masum aile var. Bunlara saldırmak mertliğin şanına yakışır mı? Hüseyin haklıdır, yiğittir, haksızlığa boyun eğmemiştir. Canı pahasına dedesinin ve babasının kurduğu yolu korumaya çalışıyor. Ben kılıç çekemem bunlara, kıyamam bunlara” diyerek düşündüklerini kardeşine söyledi.
Ağabeyi Hür’den bu sözleri işiten kardeşi: “Ey yiğit kardeş! Sen vicdanının sesini dinle” dedi. Hür: “Öyle ise kardeş! Ben Hüseyin’in tarafına geçiyorum, istersen sen de gel” dedi.
İki kardeş, atlarına binip doludizgin sürerler atlarını Hüseyin’den tarafa. Toz bulutu içinde iki atlının geldiğini görürler. İmam Hüseyin bakar ve tanır, gelen komutan Hür’dür. Hür atından iner, İmam Hüseyin’in önünde diz çöküp: “Ya Hüseyin! Ben ve kardeşim birlikte, senin yanında canımızı feda etmeye geldik” der.
İmam Hüseyin: “Ya Hür! Cenab-ı Hakk ve ceddim Muhammed sizden razı olsun. Benim için canlarınızı feda etmeyiniz, sizler bizim misafirimizsiniz, buyurun oturun” dedi.
Hür İbn-i Riyahi: “Ya Hüseyin! Size ilk karşı çıkan, yolunuzu kesen ben oldum. İzin ver, senin yolunda ilk şehit de ben olayım” diyerek savaş meydanına çıkmak için izin istedi ve atına atlayıp yıldırım gibi savaş meydanına sürdü.
Düşman safları önüne gelince: “Ey Yezid köleleri! Ben Hür İbn-i Riyahi’yim. Biraz önce ben de sizin gibi batıl bir inancın peşindeydim, ama şimdi haklı bir davanın peşindeyim. Ey İslamiyet iddiasında bulunanlar! Kime kılıç çekiyorsunuz? Karşınızdakiler, Peygamber kanından ve canından olan suçsuz kimselerdir. Bir taraftan Peygamber ve evladına salavat getiriyor, bunlardan şefaat diliyorsunuz; diğer taraftan da öldürüyorsunuz!”
Hür’den bu sözleri duyan Ömer İbn-i Sa’d korkmuştu. Safvan adındaki bir namerde: “Yürü var şu Hür’e nasihat et, aklını başına toplasın. Mal ve para vaat edip kendisini kandırmaya çalış” diyerek onu Hür’ün karşısına çıkardı.
Safvan: “Ey Hür! Akıl ve tedbir sahibi olmak gerek… Dünya nimetlerinden ayrılıp bu zilleti neden seçtin?” diyerek Hür’ün aklını başına getirmeye çalıştı.
Hür: “Ey cahil herif! Alemde izzet, Al-i Resule hizmettedir. Hangi akılsız fani bir nimet için baki olan bir devleti bırakır?” diyerek Safvan’ın hücumunu bekledi. Safvan Hür’ün üzerine atılıp ilk hamlesini yaptı. Ancak Hür, bir hamlede kafirin işini bitirmişti.
Hür, peş peşe gelen birkaç namerdi de cehenneme yolladıktan sonra atını doludizgin çadırlara sürdü; geldi, İmam Hüseyin’in önünde durdu. Atının üzerinde sallanıyordu. İmam Hüseyin yardım etti, yere indirdi. Hür diz üstü oturdu, elleri İmam Hüseyin’in ellerindeydi: “Ya İmam! Benden razı mısın? Sana önce ben karşı çıktım, yolunda önce ben şehitlik şerbetini içeceğim” dedi.
Kerbela’da zulüm vardı, ağıt vardı, su feryatları vardı. İmam Hüseyin bu yiğit insanın başını bağrına bastı, her yanından kanlar akıyordu: “Ya Hür! Ceddim ve ben senden razıyız. Senin adın Har idi, bundan böyle Hür olsun. Her iki cihanda da Hür olasın, Hür şehit olasın” dedi.
Hür, kılıcına dayandı, zoraki atına bindi ve tekrar düşman safları üzerine atını sürdü. Üzerine her taraftan mızraklar yağıyordu. Bu arada atı sakatlanmış, yaya kalmıştı. İmam Hüseyin bunu gördü ve hemen yörük bir at gönderdi. Hür bu ata binip tekrar savaşmaya başlamıştı ki, şehadet şerbetini içti.
HAZRETİ ABDULLAH
Hür İbn-i Riyahi’den sonra Hür’ün kardeşi ve Müslim Akıyl’in oğulları şehadet şerbetini içti. Sıra Cafer Tayyar’ın evlatlarına gelmişti. Bunlardan Muhammed, İmam Hüseyin’e niyaz edip savaşmak için izin istedi. Muhammed, İmam’dan müsaade alıp meydana geldi ve kendini tanıtıp savaşacak er istedi. Muhammed pek çok kafir askerini helak ettikten sonra kendisi de şehit oldu.
Kardeşinin şehit düştüğünü gören Cafer Tayyar oğlu Abdullah, izin dahi almadan derhal savaş meydanına atıldı ve hiç vakit kaybetmeden kardeşinin katilinin üzerine atılarak işini bitirdi. Daha sonra gelip İmam Hüseyin’den izin istedi. Hazret-i İmam ona dua edip müsaade verdikten sonra tekrar meydana çıktı. Abdullah meydana varınca kılıcı ile saflar arasına daldı ve safları kana buladı. Pek çok kafiri öldürdükten sonra kendisi de Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Cafer Tayyar oğlu Abdullah şehitlik mertebesine erişince, şehadet sırası Hazret-i İmam Hasan’ın büyük oğlu Abdullah’ya gelmişti. Abdullah, amcası Hazreti İmam Hüseyin’den müsaade alıp savaş meydanına girdi. Abdullah, onlarca düşman savaşçısını saf dışı bıraktı. Ancak pek çok düşman askeri Abdullah’ın üzerine saldırdı. Bu durumu gören İmam Hüseyin taraftarlarından üç kişi Abdullah’ın yardımına koştular. Pek çok düşmanı saf dışı bıraktıktan sonra onlar da şehadet şerbetini içtiler.
Tekrar yalnız kalan Abdullah, Hazreti İmam’ın yanına döndü: “Ey amca susuzum! Susuzum!” diye haykırdı. Hazreti İmam: “Ey gözümün nuru! Sabret! Sabret ki, Kevser suyundan ruhun kana kana içecektir” diyerek Abdullah’ı teskin etmeye çalışıyordu.
Hasan Mücteba oğlu Abdullah bu müjdeyi alınca yeniden savaş meydanına döndü. Abdullah’ın zor durumda olduğunu gören Abbas, derhal Abdullah’ın yardımına koştu ve onu alıp çadırlara getirmek üzere iken, Meral bin Zahir bir kılıç darbesiyle o şehzadeyi şehit etti. Daha sonra Abbas, Abdullah’ın kanlar içerisindeki bedenini Hazreti Hüseyin’in huzuruna getirmişti. Abdullah’ın lime lime olmuş cesedini gören Ehl-i Beyt kadınları, oturdukları yeri gözyaşı seline çevirmişlerdi. Bu durumu gören İmam Hüseyin sadece: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Biz Allah’tan geldik ve şüphesiz O’na döneceğiz) diyebilmişti.
İMAM HASAN’IN OĞLU HAZRETİ KASIM
Hasan Mücteba oğlu Hazret-i Kasım ki, güzellik göklerinde alemi aydınlatan bir güneş ve letafet bahçesinde yeni yetişmiş bir lale misali idi. Kasım, kardeşi Abdullah’ın gözü dönmüş Yezid yandaşları tarafından şehit edildiğini ve kanlar içerisindeki cansız bedenini görünce dünyası kararmıştı. Hiç vakit kaybetmeden Kerbela sultanının yanına vardı ve ayağına yüz sürüp: “Ey benim yüksek mertebeli amcam! İzin ver de ben de meydana atılayım ve bu hainlerden kardeşimi Abdullah’ın intikamını alayım!” dedi.
Kasım’ın savaşmak için izin istediğini gören Peygamber hanedanının hanımları, Kasım’ın eteğine sarılarak: “Ey fazilet baharının gülü, senden bize Hasan Müçteba’nın kokusu gelir! Senin ayrılığına dayanamayız!” diyerek feryat ediyorlardı. Diğer taraftan Hazreti İmam Hüseyin, Kasım’ın yolunu kesti: “Ey seyitler eyvanının güneşi! Büyük kardeşimin adı seninle anılır. Ve sana hiç kimse bedel olamaz” diyerek Kasım’ın savaş meydanına gitmesine engel olmaya çalıştı ama nafile; Kasım kararlıydı.
Kasım, babası Hazreti Hasan’ın kendisine bir vasiyet bıraktığını hatırladı. Hazreti İmam Hasan vasiyetinde: “Ey oğlum Kasım! Sana vasiyetim budur ki, Hz. Hüseyin Kerbela çölünde belaya uğradığında, onun uğrunda canını feda etmekte sakın kusur etmeyesin” diyordu. Bu vasiyeti amcasına okuduktan sonra meydana gitmek için tekrar izin istedi. O vakit İmam Hüseyin de: “Ey göz nuru ve ey seyitlerin üstünü! O Hazretin bana da bir vasiyeti vardı. Ama bunu gerçekleştirmeye devran müsaade etmedi” dedi.
İmam Hasan şehadet şerbetini içmeden önce kardeşi İmam Hüseyin’i yanına çağırmış: “Çocuklarım sana emanet, onları boynu bükük bırakma, onlara sahip ol. Oğlum Kasım, kızın Fatma’ya tutkundur; onları sevgilerinden mahrum bırakma, onların iffetini koru. Evlatlarımı sana ve seni de Vacib-ül Vücud olan Allah’a emanet eyledim!” demişti.
Hüseyin, Kerbela çölünde bu son vasiyeti hatırladı. Kerbela çölü kandı, zulümle inliyordu, feryatlar dinmiyordu. Ehl-i Beyt ailesinin figanı hiç dinmiyordu. Bu haletiruhiye içerisinde İmam Hüseyin çadırlara girdi. Eşi Şehribanu ve kardeşi Zeynep oradaydı. Yüzlerine tekrar baktı. Hepsi solmuştu, hepsi yıkılmıştı, hepsi perişandı. Felek cevrücefasını bütün Ehl-i Beyt’e vermişti. “Kızım Fatma’ya gelinlik giydirin” dedi İmam Hüseyin. Kasım delikanlıydı, gençti, yüreğinde bahar rüzgarları esiyordu, henüz yaşama ve gençliğe doymamıştı. Çadırda feryatlar duyuluyordu.
Kasım’ın feryatları geliyordu. Kardeşi Abdullah’ın kanlı cesedi kucağındaydı. Kardeşi Abdullah’ın feryadına savaş meydanına koşmuş, kardeşine ulaşmış, çılgınlar gibi onu kurtarmaya çalışmıştı. Abdullah kan içindeydi, ölümcül yaralar almıştı. Kasım’ın yüreğindeki acıya alem bile titriyordu. İşte Kasım bu haldeydi. Onu da getirdiler çadıra. İmam Hüseyin Kasım’la göz göze geldi. Kasım titriyordu. Ey yüce Allah’ım! Sanki karşısında ağabeyi İmam Hasan vardı. Ne kadar benzerlik bu! İmam Hüseyin yerinden kalktı. Kasım’ın elinden tuttu. Kızı Fatma’nın eliyle birleştirdi ve nikahlarını kıydı. Kasım’a dönerek:
“Sizleri dünyanın kan ağladığı bir günde birbirinize nikah ediyorum. Biliyorum ki biraz sonra senin de şehadetini göreceğim. Ancak buna rağmen sevginiz cennet gibi temiz olsun. Yarın Arş-ı Ala’da birbirinize kavuşursunuz” dedi.
Kasım, dönüp bir kez olsun Fatma’nın yüzüne bakamamıştı, titriyordu… Kasım amcasına sarıldı, ikisi de ağlıyordu. Ehl-i Beyt kadınları hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Kasım tekrar, “Ey amca! Bana da izin ver, şehitlik şerbeti bizim için kurtuluştur. Döndü baktı çadırların önü şehitlerle doludur, tekrar, izin ver bana amca” dedi.
İmam Hüseyin, “Ey yaşama doymamış oğul! Büyük kardeşimin adı seninle anılır, onun kokuları gelir senden. Bana güç ver Allah’ım! Bana güç ver” diyerek inledi. Kasım, “Ey amca! Öyle mahzun olma, biz kanımızla ant içtik. Büyük dedemiz Muhammed Mustafa’nın, dedemiz Aliyy’el Murtaza’nın, babam Hasan’ül Mücteba’nın kanları pahasına kurdukları yolu koruyacağız. Müminin kurtuluşu bizim kanlarımızla olacak” diyerek amcasını teselli etmeye çalıştı.
Bu arada henüz murada erememiş olan gelin Fatma, Kasım’ın yüzüne dahi bakamadan şöyle feryat ediyordu: “Ey Peygamber ecdadı! Kıyamet günü seni hangi makamda arayayım? Ve ne alametle seni bulayım?” Kasım: “Ey henüz açılmamış gül! Beni kıyamet günü parçalanmış gömleğim ve nemli gözlerimle dedelerimin hizmetinde bulursun!” diyerek atını savaş meydanına sürdü. Kasım’ın savaş meydanına gideceğini anlayan Ehl-i Beyt kadınları: “Ey saadet gecesinin ışığı!.. Ey seyitlik güllerinin goncası! Bu emaneti kime bırakıp gidersin?..” diyerek feryat ediyorlardı.
Kasım: “Bizim birleşmemizin vadesi kıyamete kalmıştır, beni mazur görün” diyerek atına atladı, düşman saflarına doğru yıldırım gibi sürdü atını. Arkasındaki feryatları duymuyordu artık Kasım. Fatma gözlerinin önüne geldi, feryatlarını duyar gibiydi. Savaş meydanına geldi, künyesini okudu. Karşısına er diledi. Savaş tecrübesi yoktu, mahzundu ama yüreğindeki isyan ve öfke, onu zapt edilmez bir yiğit yapmıştı.
Karşısına çıkan savaşçılarla vuruşmaya başladı. Başına aldığı darbeden kanlar geliyordu. Bir yandan gözüne akan kanları siliyor, bir yandan da çadırları son kez görmek istiyordu. Bir de içinden: “Amcam ne haldedir, Fatma ne haldedir acep” diye düşünüyordu. Gücü tükenmişti, yaralar almıştı. Atın üzerinde dengesini kaybetti, tutunmaya çalıştı, başaramadı. Attan düşerken feryatlarını çadırlardan duymuşlardı. “Ey amca! Yetiş!” diye İmam Hüseyin’i çağırıyordu.
İmam Hüseyin derin bir tefekküre girmişti. Kasım’ın sesini duydu. Atını düşman saflarının üstüne sürdü. Kasım ortadaydı. Attı kendisini onun üstüne… Kasım’ın gözleri açıktı, ama kandan gözükmüyordu; yüzündeki gülümseme donup kalmıştı…
Hiç şüphe yok ki vacibül-vücut olan Allah, o kulunu Hz. Eyüp gibi belalarla imtihan edip cismini hastalıklara müptela eder; veya malından mülkünden, ya da evlatlarının acısı ile imtihan eder. Ancak o vacibül-vücut olan Allah, o kimseye uğradığı tüm musibetlerde sabır verip, o sabırla idrakini artıracak mertebeye eriştirir.
Ariflerden Hallac-ı Mansur, bir gün Allah’a yalvarırken:
“Ya İlahi! Gerçeğin hakkı için, belalar hazinesinin kapılarını açıp, her ne bela varsa bana gönder ve beni bütün belalarda imtihan et! Eğer muhabbet yolunda irademin yularını zerrece kaymış görürsen, beni sadıklar silsilesinden çıkarıp reddedilmişlerin arasına kat! Eğer riyazet makası ile vücudumun azasını birer birer kesip parçalasalar, irademe asla noksan arız olmasın. Ve sana olan bağlılığım değişmesin!” diyerek dua ederdi.
Şu var ki bela, Hz. Peygamber’in evlatlarının ve ona uyanların yakınlığını kabul edenlere mahsustur. Bela, nihayet bu yüksek mertebeye erişenlerde istisnasını bulmuştur. Ademoğullarına mensup olanlardan hiçbirisi onlar kadar belaya sabretmemiş ve hiçbir ferde onlar kadar bela erişmemiştir.
Müslim bin Akıyl’in Kûfe Yolculuğu ve İhanet
Hz. İmam Hüseyin, Kûfelilerden aldığı davet mektuplarının aslını ve kendisini davet edenlerin samimiyetini öğrenmek için yakın akrabası olan Müslim bin Akıyl’i görevlendirdi. Müslim bin Akıyl, Hazret-i İmam Hüseyin’e veda edip Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı. Biri sekiz yaşında, güzellikte alemi aydınlayan güneşe benzeyen Muhammed; diğeri altı yaşında, taze yanakları laleyi andıran İbrahim adındaki iki evladını da yanına alarak önce Medine’ye, oradan da Kûfe’ye vardı.
Müslim, Kûfe’de “Dar Muhtar” adında birinin evine yerleşti. Kûfe’nin eşraf ve ayanı akın akın gelip Müslim’i ziyaret ediyor ve İmam Hüseyin’e bağlılıklarını bildiriyorlardı. Ancak Yezid bu olanları öğrenince, tedbir olarak Kûfe Valisi Beşir oğlu Numan’ı azledip yerine Basra hakimi olan Ubeydullah bin Ziyad’ı gönderdi.
İbni Ziyad göreve başlar başlamaz Müslim’in peşine düştü. Bunu öğrenen Müslim, derhal kaldığı yerden ayrılıp Hani bin Urve’nin evine yerleşti. Diğer taraftan İbni Ziyad, Mafdal isimli kölesine:
“Ey Mafdal! Müslim bu şehirdeymiş, Müslim’in kaldığı yeri öğrenirsen seni azat ederim, hatta türlü lütuflarımla seni murada kavuştururum” dedi.
Mafdal hiç vakit kaybetmeden araştırmaya başladı ve bir gün Kûfe mescidinde birinin yanına yaklaşıp: “Ey temiz huylu mümin! Ben Hüseyin’e inanmış bir kimseyim. Ve bin akçayı Müslim’e verilmek üzere nezretmiştim ama kendisinin yerini bilemiyorum. Lütfet de onu bana göster!” dedi. Temiz kalpli adam onun bu sözlerine kanarak Mafdal’ı Müslim’in kaldığı yere götürdü. Mafdal, Müslim’in elini öpüp nezrini verdi ve ayrıca bir Mushaf getirerek sadakatten ayrılmayacağına dair yemin dahi etti. Oradan ayrılınca derhal İbni Ziyad’ın huzuruna çıkıp durumu anlattı.
İbni Ziyad haber göndererek Hani bin Urve’yi yanına çağırdı ve Müslim’i teslim etmesini istedi. Müslim’i teslim etmeyen Hani’yi derhal öldürttü.
Kûfe Sokaklarında Savaş ve Yalnızlık
Bu olanları duyan Müslim, derhal iki oğlunu güvenilir bir kadının evine gönderip kendisi de savaşa hazırlandı. İbni Ziyad’ın askerleriyle Müslim arasında korkunç bir savaş başlamıştı. Müslim, şimşek süratiyle atı üstünde sağa sola seyrederek, bir eline sanki bir engerek yılanı, öteki eline yıldırımlar yağdıran bir ejderha almış gibi her hamlede birçok namerde ölüm saçıyordu.
Müslim’in etrafında hiç kimse kalmamıştı. Bu durumu yakından izleyen Sa’d bin Ahnef: “Ey benim efendim! Şehrin kapıları tutuldu, her yerde sizi arıyorlar. Benimle gelin” dedi ve Müslim’i alıp Muhammed Kesir’in evine getirdi; bu evde Müslim’i gizlediler. Ancak İbni Ziyad bu haberi de almıştı. Muhammed Kesir’i konağa çağırıp Müslim’i teslim etmesini istedi. Muhammed Kesir, “Ben Urve oğlu Hani değilim ki hükmün bana geçsin” diye karşılık verdi. Tam o sırada Muhammed Kesir’in adamlarından bin kadar muharip konağı bastı. Bu durumdan korkan İbni Ziyad, Muhammed Kesir’in başını kestirerek konaktan dışarı attırdı. Bunu gören Kesir’in askerleri darmadağın oldu.
Tüm bu olanları öğrenen Müslim, viran bir mescite sığındı ve gece basıncaya kadar buradan ayrılmadı. Gece olunca mescitten çıktı. Gizlenecek başka bir yer ararken kendisini bir kadının evinin önünde buldu ve kadından içmek için su istedi. Kadın, bir maşrapa su verdikten sonra:
“Ey oğul! Burası bir kavgalı şehir olmuştur. Memleket fitne içinde kaynıyor. Evimin önünden uzaklaş ki benim de başım belaya girmesin” dedi.
Bu sözler üzerine Müslim: “Ey iyi yürekli kadın! Sen Ehl-i Beyt’i sever misin?” diye sordu.
Müslim: “Ey Ana! Beni bu cehennemden kurtar, bana yardım et. İki küçük evladımla geldim, nicedir onlar, nerededir onlar? Bilemiyorum.”
İhanet ve Şahadet
Tav’a adında ve Ehl-i Beyt dostu olan bu kadın, Müslim’i evine alıp misafir etti. Müslim yorgundu, acılar içerisinde kıvranıyordu. Ancak Tav’a Ana’nın oğlu geç vakit eve geldi. Anasını çok mutlu ve neşeli görünce sebebini sordu. Tav’a Ana: “Ey oğul! Bize ahiret devleti teveccüh etti. Müslim Akıyl evimizdedir. İnşallah kıyamet günü onun saadet sarayı bizim sığınağımız olacaktır!..” diyerek mutlu oluşunun nedenini o bahtsız oğluna anlatıverdi.
O bahtsız namert, misafirin kim olduğunu öğrenince sabahı zor etti ve hiç vakit kaybetmeden İbni Ziyad’ı bulup bir miktar dünyalık için Müslim Akıyl’i ihbar etti. Sabahın aydınlığı Müslim’e karanlık olmuştu; ev sarılmıştı. İbni Ziyad’ın askerleri: “Ey Müslim! Ev sarıldı, kurtuluşun yok, teslim ol” diye bağırdılar.
Müslim, “Medet Ya Allah! Medet Ya Resulallah! Medet Ya Ali!” diye bağırarak kapıya çıktı. Muhammed Eş’as komutasındaki üç yüz kişi hep birden hücum etti. Müslim can havliyle savaşıyordu; kılıç yaraları almıştı ve bitaptı. Hz. İmam Hüseyin’e haber götürememiştir, evlatları yanında yoktur. Tutunacak bir yer ararken Bekir bin Hamran’ın evinin duvarına tutundu. Tam o sırada Bekir bin Hamran kapıyı açıp dışarı çıktı ve bir kılıç darbesiyle Müslim’in mübarek dudağını parçaladı. Müslim de bir hamlede bu haramzadeyi canından etti.
Tekrar evin duvarına tutundu, susuzluğu son haddindeydi. Müslim: “Ne olur bir tas su verin” diye mırıldandı. Ancak o merhametsiz kavimden hiçbir kimse bu ricaya kulak asmadı. Tam o sırada bir kargı darbesiyle Müslim’i yüzüstü yıktılar. Tam kalkmaya çalışırken arkasından, sırtından bir mızrak soktular. Müslim kendinden geçmişti.
Ne merhametin vardır ne de insafın Vurma zalim vurma, Müslim Akıyl’e Haram süt emmişsin bozuktur kanın Vurma zalim vurma Müslim Akıyl’e
Bilir misin erkan nedir yol nedir? Bilir misin Mevla nedir, kul nedir? Bilir misin garip nedir kal nedir? Vurma zalim vurma Müslim Akıyl’e
Müslim’in lime lime olan vücudunu bir katıra yükleyerek İbni Ziyad’ın huzuruna getirdiler. İbni Ziyad, Müslim’e: “Ya Müslim! Gayen nedir, niçin halkı Yezid’e karşı gelmeye zorluyorsun?” diye sordu. Müslim: “Ben hiç kimseyi kimsenin aleyhine kışkırtmadım. Sadece Ehl-i Beyt’in hak ve hayatını korumak istedim” diye cevap verdi.
İbni Ziyad: “Herhangi bir isteğin var mı?” diye sordu. Müslim: “Evet var, bir kişiyi görevlendir ki beni dinlesin, Kureyş kabilesine birkaç vasiyetim var!” dedi. İbni Ziyad bu teklifi kabul etti ve Ömer bin Sa’d’a vasiyeti dinlemesi için emir verdi.
Müslim, Ömer bin Sa’d’a üç vasiyette bulundu:
Müslim sözlerini zor bitirdi, gözleri dolu dolu oldu. Aldığı yaralar ıstırap veriyordu, can çekişmekteydi. Onu kapıya çıkardılar; tam başını kesecekken birinci celladın eli havada kaldı. Müslim: “Ne duruyorsun” deyince cellat: “Hayır yapamayacağım” dedi. Bir başka cellat geldi, o da aynı heybeti gördü ve korkudan ödü patlayıp öldürdü. Nihayet bir üçüncü kişi gelip Müslim’in başını keserek onu şehit etti.
MÜSLİM AKIYL’İN ÇOCUKLARI
Ubeydullah bin Ziyad, Müslim Akıyl’in şahadetinden sonra hiç vakit kaybetmeden çocukların peşine düştü. Çünkü gammazlar, çocukların da bu şehirde olduğunu söylemişlerdi. İbni Ziyad tellallar çıkartarak Müslim’in evlatlarını görenlerin, bilenlerin yakalayıp getirmesini; bildiği halde saklayanların ise idam edileceğini ilan ettirdi.
Müslim’in çocukları Süreyh Kadı adında birinin evinde saklanıyorlardı. Ehl-i Beyt dostu olan Süreyh Kadı, ilk bakılacak yerin kendi evi olduğunu biliyordu. Süreyh Kadı: “Ey mazlumlar! Ubeydullah bin Ziyad her yerde sizi arıyor, ilk bakacakları yer ise benim evimdir. Kalkacak ilk kervanla sizi Medine taraflarına göndereyim” diyerek çocukları ikna etti. Oğlu Esad’a: “Ey oğul! İşittim ki Irak kapılarında bir kervan toplanmış, Medine seferine çıkmak üzereymiş. Bu iki inci tanesini alıp kervana götür ve emniyetli birisine teslim et” diye tembih etti.
Esad çocukları alıp yola çıktı fakat vakit gece ve ortalık henüz karanlıktı. Onlar varmadan kervan yola çıkmıştı, yalnız kumlar üzerinde taze izleri görünüyordu. Esad, “Ben sabaha kadar burada kalırsam benden şüphe ederler. İzleri takip ederek kervana yetişin” diyerek oradan ayrıldı. Bir müddet sonra çocuklar yolu ve izleri kaybettiler. Bu sırada çocukları gören bekçiler, onları derhal yakalayıp İbni Ziyad’ın yanına götürdüler. İbni Ziyad çocukları zindana attırıp durumu Yezid’e bildirdi.
Ancak Meşkûr adındaki zindancı iyi bir Müslümandı. Çocuklara bir zarar gelmesinden korkarak gece yarısı kendilerini zindandan çıkardı ve şehrin dışına kadar götürüp: “Şu yüzüğü alın ve şu yolu takip edin. Bu yol sizi doğruca Kadisiye şehrine götürür. Benim kardeşim oranın hakimidir. Bu yüzüğü nişan olarak ona verin, o sizi Medine’ye gönderir” dedi. Bir müddet sonra çocuklar yine aynı yere (Kûfe yakınlarına) geri geldiler. Çocukları gören bir cariye kim olduklarını sordu. Şehzadeler: “Biz garip birer yetimiz” dediler. Cariye, çocukların ağlamasından durumlarını anlayıp: “Siz Müslim’in çocukları mısınız?” dedi. Çocuklar: “Evet! Biz o mihnete uğramış kişileriz” deyince kadın onları alıp kendi kızının evine götürdü.
Diğer taraftan İbni Ziyad çocukların salıverildiğini öğrenince zindancıyı çağırdı: “Müslim’in oğullarını ne yaptın?” Meşkûr: “Onları salıverdim” dedi. Ubeydullah: “Benden korkmadın mı?” deyince Meşkûr: “Ey gaddar ve zalim adam! Allah korkusu, senden gelecek korkudan fazladır. Tutalım ki Müslim bir muharipti, onu korktuğun için öldürdün; fakat bu iki masum sana ne yaptı?” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah cellada: “Şu herife işkence ile yüz kamçı vurun ve ondan sonra öldürün” emrini verdi.
Haris’in Vahşeti
Çocukları evinde saklayan kadının kocası Haris, eve gelip çocukları gördü ve kim olduklarını sordu. Çocuklar onu dost sanıp “Biz Müslim’in oğullarıyız” dediler. Gözü dönmüş olan Haris, ödülü alabilmek için çocukları saçlarından birbirine bağlayarak odaya kilitledi. Karısı çocukları serbest bırakması için ne kadar yalvardıysa da söz dinletemedi.
Sabah olunca Haris daha da öfkelenerek kölesine: “Derhal bu çocukları öldür” diye emir verdi. Bunu kabul etmeyen köle Haris’e saldırdı. Kavga sonunda adamın kendi oğlu da araya girdi. Gözü dönen Haris, hem kölesini hem de kendi oğlunu öldürdü, karısını da ağır yaraladı. Sıra çocuklara gelmişti. Kurtuluş olmadığını gören şehzadeler: “Ne olur önce beni öldür, kardeşimin sonunu görmeyeyim” diye yalvardılar. Ancak o zalim, önce Muhammed’in başını bedeninden ayırıp cesedini Fırat Nehri’ne attı. Daha sonra İbrahim’in başını gövdesinden ayırarak temiz bedenini kardeşinin yanına fırlattı.
Haris bu vahşetin arkasından çocukların başlarını alıp Ubeydullah’ın huzuruna çıktı.
İbni Ziyad, Ehl-i Beyt dostu olduğunu bildiği Mekatil adındaki bir kişiyi yanına çağırdı: “Ey Mekatil! Bu bedbaht Müslim’in çocuklarını öldürdü. Bunu çocukları öldürdüğü yere götürüp cezasını ver ve çocukların başlarını da mümkünse bedenleriyle birleştir” dedi.
Mekatil olay yerine geldiğinde iki ölü (köle ve oğul) ve bir ağır yaralı kadını görünce feryat etmeye başladı. Bu dehşet içerisinde elindeki başları suya bıraktı. Rivayet ederler ki bu başlar suya düşer düşmez her baş kendi cesediyle birleşti ve daha sonra iki kardeş birbirine sarılarak suya battılar. Mekatil bu olanlara hayretle bakakaldı. Daha sonra o melunun (Haris’in) ellerini ayaklarını kesip, gözlerini çıkardıktan sonra başını gövdesinden ayırıp suya bıraktı. Köle ile çocuğun cesetlerini de defnettirdi.
HAZRETİ HÜSEYİN ŞÜKUK KONAĞINDA
Hz. Hüseyin, Kûfe bölgesine doğru ilerlerken her gün Kûfe ve Irak halkından olan çeşitli insanlarla karşılaşıyordu. Sa’lebiyye konağını arkasında bırakıp “Şükuk” ismindeki diğer bir konağa vardığında Kûfe’den gelen bir kişiyle karşılaştı. Ondan Kûfe’nin durumunu sorduğunda adam: “Ey Resulullah’ın torunu! Irak halkı sana karşı muhalefet etmek ve savaşmak için birbiriyle birleşip anlaşmışlardır” diye cevap verdi.
İmam Hüseyin bu söze karşılık: “İşler Allah’a mahsustur, yani olaylar O’nun emriyle vuku bulur. Dilediği ve salah gördüğü şeyi yapar. Allah-u Teala her gün bir iştedir, yani O’nun her zaman için özel bir iradesi vardır” dedi.
HZ. HÜSEYİN MÜSLİM’İN ŞEHADET HABERİNİ ALIYOR
Hz. Hüseyin’in kafilesi Şükuk konağından sonra “Zübale” konağına vardı. Bu konakta, Kûfe’deki taraftarlarından eline ulaşan bir mektup vasıtasıyla Müslim, Hani ve Abdullah ibn-i Yektur’un hayatlarını kaybettiklerini resmen öğrenmiş bulunuyordu. Bu gelen haber üzerine Hz. İmam Hüseyin’e, “Kûfe’ye gitmeyelim” diyenler oldu. Bu arada Müslim Akıyl’in yanındaki diğer yakınları: “Ya İmam! Kûfelilerden Müslim’in kanını almayınca bizim dönmemiz mümkün değildir! Hiç kimse gitmezse bile bari biz gidelim; ya intikam alırız ya şahadete erişiriz” dediler.
Hz. Hüseyin, dostlarının arasında mektubu elinde tuttuğu halde şöyle seslendi:
“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd, Peygambere salat ve selam olsun. Bize üzücü bir haber ulaşmıştır. Bu üzücü haber Müslim ibn-i Akil, Hani ibn-i Urve ve Abdullah ibn-i Yektur’un hayatlarını kaybettikleri haberleridir. Taraftarlarımız bize yardım etmekten vazgeçmişlerdir. Sizden geri dönmek isteyenler geri dönebilir. Bundan dolayı benim üzerinizde hiçbir hakkım yoktur.”
Tarihçi Taberi, Hz. Hüseyin’in bu teklifi hususunda şöyle der:
Hz. Hüseyin, yol esnasında kervanına katılan kimselerin ne ümitle katıldıklarını çok iyi biliyordu. Onlar, İmam Hüseyin’in, halkı ona uyan ve emirlerini kabul eden bir şehre gittiğini düşünüyorlardı. İşte bundan dolayıdır ki İmam Hüseyin, bu yolculuğun sonunun ne olduğunu ve elçi olarak gönderdiği Müslim Akıyl’in akıbetini onlara açıklamıştı. Böylece bu yolculuğun sonunu bilmeden gelenlerin bu seferden vazgeçmelerini istiyordu.
Hz. Hüseyin’in yaptığı bu açıklamalardan sonra, sonradan katılan topluluk grup grup sağa sola dağıldı. Sonunda Hz. Hüseyin, Medine’den beri kendisiyle birlikte gelen yakın dostları ve Ehl-i Beyt’i ile yalnız kaldı.
HAZRETİ HÜSEYİN AKABE VADİSİNDE
Hz. Hüseyin’in kafilesi, Zübale konağından hareket ettikten sonra “Akabe vadisi” ismindeki diğer bir konağa vardı. İbn-i Kuleveyh’in İmam Sadık’tan naklettiğine göre İmam Hüseyin, bu konakta iken gördüğü bir rüyayı ashabına şöyle nakletti:
“Rüyamda kendimi maktul görüyorum, yani beni öldürecekler. Çünkü rüyamda birkaç köpeğin bana saldırıp ısırdığını gördüm; onların en çok saldıranı ve kötüsü ise alaca renkli olanıydı.”
HAZRETİ HÜSEYİN ŞERAF KONAĞINDA
Hür İbni Riyahi, üç gündür çöllerdeydi; Yezid’in görevlendirdiği askeri müfrezenin komutanıydı. Akşama doğru çölün sakin ufuklarında Ehl-i Beyt kervanını gördüler. İmam Hüseyin’in kervanı gelip bir kuyunun başında konaklamıştı. Hür kervana doğru ilerledi ve İmam Hüseyin ile karşılaştı.
İmam Hüseyin, Hür’e: “Ey Hür! Biz ne yaptık ki bu zulüm bize reva görülür? Siz ki Kûfe halkısınız, bana pek çok mektuplar gönderip muhabbetinizi arz ettiniz, ‘Uyacak bir İmamımız yoktur’ diye benim burada bulunmamı istediniz. Hala bu kararda iseniz ben üzerime düşeni yaptım. Siz de kendinize düşeni yerine getirin” dedi. O vakit Hür: “Ey Ali oğlu Hüseyin! Benim bu bahsettiğin mektuplardan haberim yoktur” dedi.
Bu arada Kûfe tarafından altı atlı gelip Hür’e Ubeydullah bin Ziyad’dan bir mektup getirdi. Mektupta: “Ey Hür! İmam Hüseyin’e hangi konak yerinde erişirsen derhal kendisiyle görüş ve onu bu taraflara getir” deniyordu. Hür mektubu İmam Hüseyin’e okuduktan sonra mahzunlaştı ve “Ne yapmamı istersiniz?” diye sordu. İmam Hüseyin: “İzin ver gideyim” dedi.
O vakit Hür şu teklifi getirdi:
“Ey Haşimi Peygamberi’nin can varlığı! Ben şu dakikada nasıl hareket edeyim? Eğer seni serbest bıraksam Ubeydullah bin Ziyad’dan korkarım. Seni yakalayıp götürsem Allah’tan korkarım. Fakat Allah korkusu, Ziyad’ın korkusundan üstündür. Ben derim ki; harem kadınlarını askerlerden uzaklaştırma bahanesiyle sizin kafileniz bizim ordumuzdan biraz uzaklaşsın. Gece karanlığı basınca da ne tarafa gitmeyi isterseniz gidersiniz.”
Bu sırada dörtnala gelen bir başka atlı Hür’e yeni bir mektup uzattı. İbni Ziyad onu görevden almıştı, Hür çaresizdi. Hz. İmam Hüseyin, hikmetin sırlarını açığa çıkarmak için Hür’ün yaptığı teklifi uygun bulup bulundukları yerden bir miktar uzaklaştılar. Askerlerin derin uykuya daldıkları bir saatte de yönlerini değiştirerek yola koyuldular.
Bütün gece yol aldılar, sonra bir durakta durdular; atlar daha ileri gitmedi. Hz. İmam Hüseyin bindiği atı kamçıladıysa da at hareket etmedi.
Hz. İmam Hüseyin: “Allahuekber! Burası Kerb ve Bela, yani Hüzün ve Bela yeridir!” dedi.
Bu adı duyunca gözleri yaşardı: “Allah’ım, kerbden ve beladan sana sığınırım; burası ineceğimiz yer, kanımızın döküleceği yer, kabirlerimizin bulunacağı yer. Bunu bana ceddim Resulullah haber vermişti” dedikten sonra Zül-Cenah adlı atından yere indi. Hz. İmam ayaklarını yere basınca, o topraktan bir toz kalkıp mübarek yüzlerine kondu.