26 Şubat 2026 Perşembe
Recep Çınar

Yarın 27 Şubat 2011, Milli Görüş’ün kurucu Lideri ve 54. Hükümet’in Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın vefatının üzerinden 15 yıl geçti.
Bu vesile ile Türkiye genelinde anma programları düzenlendi. Aslında bu programlar O’nu anmaktan ziyade anlamak için yapılıyor! Çünkü O, bir dönemin siyasetçisi değil, bir çağın yönünü değiştiren büyük bir fikrin ve yürüyüşün adıdır.“Önce Ahlak ve Maneviyat”ı kalkınmanın temeline yerleştirerek “Adil Düzen”in kurulmasını hedef yapmıştı.
İşte bunun için Erbakan Hoca’yı anlamak bir diriliş meselesidir!”
Merhum Erbakan Hoca’nın kurduğu Anadolu Gençlik Derneği (AGD), aylık yayınladığı Şubat 2026 sayısında Hocalarını geniş bir şekilde ele almış. İşte, konu ile ilgili bazı özet paragraflar;
* Erbakan Hocamız mükemmel bir devlet adamı, gerçek bir ilim adamı, kendisine düşmanlık edenleri bile affeden kâmil bir zat ve geçek bir mücahitti. Ömrünü, inandığı İslam gerçeğine hizmet yolunda harcadı.
* Merhum Erbakan Hoca, “Müslümanlık inanışının temeli sevgi, şefkat ve merhamettir. Gayesi ise bütün insanların Dünya ve Ahiret saadetlerini temin etmektir” diyordu. Açtığı Milli Görüş siyaset çığırına ve ruhuna, kavramlarına, maddi ve manevi kalkınma hamlelerine, “Bana ne Amerika’dan” diyerek Emperyalizme karşı duruşunu gösteriyordu.
Türkiye’nin yeniden İslam Dünyasının liderliğine soyunmasını engellemek ve laik yapıyı tahkim etmek isteyen askeri vesayet tarafından27 Mayıs 1960 ihtilali yaşanmış ve Başbakan Adnan Menderes ile iki Bakan (Fatin Rüştü Zorluoğlu ve Hasan Polatkan) idam edilmişlerdi.
Bu kırılma noktasında Türkiye’de İslami bilinçlenmenin ve “Milli Görüş” hareketinin lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan sahneye çıktı. Akademik kariyeri ve Motor Mühendisliğindeki yetkinliği ile tanınan Erbakan, aslında uyuyan bir ümmeti uyandıracak siyasi hareketin de başmühendisiydi. Sömürgeci güçlerin Müslümanları mezhep ve etnik köken temelinde ayrıştırarak zayıflattığı, içeriden cehalet ve gafletle, dışarıdan ise emperyalist planlarla kuşatıldığı bir dönemde, o en makul ve barışçıl mücadele yöntemini benimsedi. Merhum Erbakan Hoca, mücadelesinde demirin demirle kesilmesi prensibini şiar edinerek, seküler sistemin enstrümanlarını yine o sisteme karşı meşru bir savunma ve inşa aracı olarak kullanmıştır.
O’nun siyaset fıkhı, Saf Suresi’nde (10-13) Müminleri elem verici azaptan kurtaracak bir ticaret olarak tavsif edilen (niteledirilen) can ve mal ile cihad emrinin modern dünyadaki tezahürüdür. Bu mücadele sadece ahret yurdunu değil, aynı zamanda ayette müjdelenen Allah’tan bir yardım ve yakın bir fetih (fethun karib) ufkunu da kapsamaktadır.
ERBAKAN HOCA’YI NASIL OKUMAK GEREKİR?
Evvela, içerisinde bulunduğumuz şartlarda bilhassa her gencin Erbakan Hoca’yı yakinen tanıması bir zarurettir.
Neden mi? Zor zamanlarda dava adamı olmanın yolu büyük bir dava adamını tanımaktan ve ona benzemeye çalışmaktan geçer. Bu çağda Erbakan Hoca’yı tanımak modernitenin tüm putlarına meydan okumak anlamına gelir. Erbakan Hoca, seçim sonuçlarıyla, hükümet ortaklıklarıyla yeterince tanınamaz. O’nun mücadelesi sayılan tüm unsurlardan ötedir. Çünkü bu unsurların tamamı bir araçtır. O’nun en temel amacı, Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanmaktı. Katlandığı tüm eziyetler, çektiği tüm çileler bunun içindi. Erbakan Hoca, sadece Türkler ya da Müslümanlar için değil tüm insanlık için çaba harcıyordu. Bunun yolu da yeryüzünde beşer üstü nizamın idame etmesinden geçiyordu. İşte, Adil Düzen denilen şey de buydu. Tüm insanlığın saadet ve selameti için yeryüzünün İlahi kanunlarla yönetilmesi… Adil Düzen, yalnızca ekonomik bir olgu değildi. Bir medeniyet tasarımı olan Adil Düzen, hakikatin hayata geçirilmesiydi.
İslam Birliği en büyük gayelerinden biriydi!
Erbakan Hoca’nın ufku sadece Türkiye ile sınırlı değildi. Çünkü O’nun nazarında Müslümanların sorunu tek tek ülkelerden müteşekkil değil, bir medeniyet kuşatmasıydı. D-8 hamlesi de bu nedenle çok önemliydi. Çünkü D-8 sadece bir ekonomik iş birliği değil, Müslümanların yeniden “küresel özne” olma iradesiydi.
ERBAKAN HOCA, SİYONİZM’E BAŞKALDIRAN BİR KAHRAMANDI!
Erbakan Hoca, Türkiye, İslam âlemi ve bütün dünyanın selameti için uğraşan, imanlı nesiller yetiştirmek için çabalayan, en önemlisi izzetli ve şerefli Müslümanların Siyonizm’i bertaraf edebileceği inancını kitlesine aşılayan, mukaddes davanın cesur komutanı, mukaddes mebruk lideriydi. O, Müslümanların üç asırdır içine düştüğü “mağlubiyet psikolojisinden” kurtarmak için mücadele etti.
Tüm Okulları Birincilikle Bitirir!
Ağır Ceza Reisi olan babasının birçok yerde görev yapmış olması dolayısıyla çocukluğunu muhtelif şehirlerde geçiren Erbakan Hoca, İlkokula Kayseri’de başlar. Babası Trabzon’a tayin olunca burada tamamlar ve okul birincisi olur. Ayni yıl İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başlar ve Erkek Lisesini de burada birincilikle bitirir. Üniversite’ye sınavsız girme hakkını kazanır ve Üniversite öğrenimine ikinci sınıftan devam eder!
1948 yaz döneminde İTÜ Makine Fakültesi’nden hala kırılmayan rekor bir diploma notuyla mezun olan Erbakan, Ayni yıl 1 Temmuz’da Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsünde asistan olarak göreve başlar. Daha sonra doktora yeterlilik tezini hazırlar ve 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak üzere Almanya’ya gider. Erbakan, Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezinde Prof. Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalara imza atar.
Dizel Motorlarında yakıtın nasıl tutuştuğunu matematiksel olarak izah eder!
Achen Tektik Üniversitesinde 1,5 yıl süre içerisinde bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan Hoca, Alman Üniversitelerinde geçerli olan “Doktor” unvanını alır. Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt yakmaları konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezini hazırlayan Erbakan’ın. “Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu” matematiksel olarak izah eden bu tezi, Avrupa ve Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırır. O tarihte Almanya’nın en büyük Motor Fabrikası olan Deutz Motor Fabrikalarının Genel Müdürü Prof. Dr. Flats tarafından Leopar tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edilir.
27 Yaşında Türkiye’nin en genç Doçenti!
Almanya’daki çalışmalarından sonra 1953 yılında Doçentlik imtihanı için Türkiye’ye dönen Erbakan, 27 yaşında Türkiye’nin en genç Doçenti olma başarısını gösterir. Daha sonra tekrar Almanya’ya dönen Erbakan Hoca, Deutz fabrikalarında 6 ay sureyle motor araştırmaları başmühendisi olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katılır. Daha sonra Almanların ısrarlarına rağmen ülkesine hizmet etmeyi tercih eden Erbakan Hoca, 1953 Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesine döner.
Türkiye’nin ilk Motor Fabrikasını kurar!
Askerlik görevinden sonra tekrar Üniversiteye dönen Erbakan Hoca, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.’yı kurar.
BİR ÇİÇEKLE GELEN BAHAR!
Davası büyük olan liderlerin hedefleri de büyük olur. Sanayiye gerekli ilginin gösterilmemesi ve engellenmelerin üzerine siyasete atılmaya karar veren Erbakan Hoca, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyar ve seçilerek Meclise girer. 24 Ocak 1970 yılında Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’ni (MNP) kurar. 1971 Nisanında bu parti antidemokratik bir biçimde kapatılır.
Siyasi yasaklı yıllar başlar!
Daha sonra 11 Ekim 1972 tarihinde kurulan Milli Selamet Partisi (MSP) Erbakan liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde yüzde 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 Parlamenterle Meclise girer. 1974 yılı başında kurulan MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda da yer alan MSP’nin Genel Başkanı olarak Erbakan Hoca yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenir.
5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren Erbakan Hoca, liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı olur.
1978 Yılı başında 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin Erbakan, 12 Eylül ihtilalının getirdiği antidemokratik uygulama ve yasaklarla Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutulur.
90’ların umudu Refah Partisi (RP)!
Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden Erbakan Hoca, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olan Refah Partisi’nin, 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oy birliği ile Genel Başkanlığına seçilir.
20 Ekim1991 seçimlerinde Erbakan Hoca Konya’dan yeniden Milletvekili seçilir. 1995 Seçimlerinde Refah Partisi yüzde 21,7 ile birinci parti olurken Erbakan Hoca tekrardan Konya Milletvekili seçilir.
Recep Çınar
İnsanlar arasında sosyal dengenin sağlanması ve insanlık için çeşitli hizmetlerin yapılması bakımından İslam dininde sadaka büyük önem arz eder.
Sadaka, “ hiçbir baskı ve zorlama olmadan ve insanlara gösteriş yapılmaksızın sadece Allah rızası için ve gönül hoşluğu ile yapılan her çeşit harcama” olarak tarif edilir.
Toplum olarak yeni bir savaştan çıkmadık. Göç etmedik. (çok şükür) Büyük felaketlere de (eski kavimler gibi) uğramadık, çok şükür. Peki, niye Sadaka toplumu haline geldik? Milyonlarca emekli insanımız (yeni haliyle)
20 bin TL emekli aylığı ile yaşamaya mahkûm edildi. Yine milyonlarca insanımız 28 bin TL aylık asgari ücretle çalışmak zorunda bırakıldı! İşte bunlar, sadaka toplumunun çoğunluğunu oluşturuyor.
Biz, bin yıllık tarihimizde “Adil Düzen” içerisinde yaşadığımız sürece böyle değildik. Günümüzde ise adil olmayan bir düzende ekonomisi ile işsizliği ile adil olmayan paylaşımı ile… Toplumumuzun birçoğu “sadaka”ya muhtaç edildi!
Sadaka konusu Kur’an’da birçok ayette geçer. Bunlarda ikisi;
Peygamberimiz (s.a.v.) da bir hadislerinde şöyle buyuruyor:
“Kulların sabahladığı her gün (yeryüzüne) iki Melek iner. Bunlardan biri: Allahım! İnfak edene (sadaka verene) yenisini ver, diye dua eder.
Diğerinde ise: “Allah’ım! Cimrilik edenin malını helâk et, diye beddua eder.” (Buhârî-Müslim).
“Sadaka olarak verilen bir parça ekmek, Allah katında Uhud dağı kadar büyür” diyor! (Taberanide).
Bugün içinde yaşadığımız düzen zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan faize ve haksız vergilere dayalı bir düzen. Onun için “Sadaka”ya (yardıma) muhtaç insanların sayısı her geçen gün artıyor. Bunun sonucu olarak da kimileri obeziteden ölürken kimileri de açlıktan ölüyor! İslam tarihi incelendiğinde İslam’ın Adil Düzeninin hayata hâkim kılındığı bazı dönemlerde zekât verilecek fakir (ihtiyaç sahibi) insan bile bulunmazken, bu gün gerek ülkemizde gerekse dünya genelinde “sadaka” ile yaşamaya mahkûm edilmiş yüz milyonlar var!
Şu bir gerçek ki, bugün toplumumuzun da önemli bir bölümü “sadaka”ya “yardım”a muhtaç hale gelmiş, daha doğrusu getirilmiştir. İşte bunun anlamı; “sadaka toplumu” oluştu!
Peki, bu insanlar nasıl bu hale geldi/getirildi?
Tek cevap: Uygulanan sömürü düzeni ile adil olmayan yönetimle, faiz’le, borçlanmayla, üretim ve yatırıma günün şatlarına göre gerekli yatırımlar yapmamakla, aşırı israflarla… özetle yanlış politikalarla! Ülkemizde Millî gelir arttı deniyor! Ama paylaşımda büyük bir adaletsizlik olduğu gibi kaynakların büyük bir kısmı da borç ve faize gidiyor! Borç sürekli artarken, istihdama ve üretime yönelik yatırımlar gereği gibi kâle alınmıyor. Daha önce yapılan yatırımlar da birçoğu özelleştirildi, hala da özelleştiriliyor! Tabii ki sadece maddi/ekonomik yönden çökmedik, onunla beraber “ahlak” da çöktü!
Hz. Ömer’in ‘Adil Düzen anlayışı neydi? “Kenar-ı Dicle’de bir Kurt kapsa Koyunu, gelir de Adl-i İlâhi Ömer’den sorar onu!”
Bugünkü sömürü düzenindeki anlayış ise, “O koyunu (rantı) ben nasıl kaparım” anlayışıdır! Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın 1999 yılında 10 ay hapse girmesine sebep olan, merhum Necip Fazıl Kısakürek şiirindeki “Allah’ın 10 pulunu bekleye dursun 10 kul. Bir kişiye tam 9, dokuz kişiye 1 pul” Cümlesi idi!
İşte günümüzde yaşanan bu. Müslümanlar olarak ne zaman uyanarak bu gerçekleri görecek ve anlayacağız da ne zaman “kendi medeniyet değerlerimize döneceğiz” diye sorarsak. Ne zaman faize bulaşmayan, israf ve tüketime dayanmayan, üreten, adil paylaşımı olan, içinde zekât müessesesinin bulunduğu “Adil bir düzen”e sahip olacağız, işte o zaman sömürü de, borç da, faiz de ahlaksızlık da bütün sorunlar Allah’ın izni ile sona erer ve denge sağlanır. Bir Macar Atasözünde öyle diyor; “Sarhoş er-geç ayılır, ama Cahil asla!”
Rabbimiz (cc) Kur’an’da şöyle der; “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Doğrusu Allah, her şeyi işiten ve görendir” (Nisa Suresi 58. Ayet).
Maide Suresi 44. Ayette ise; “… Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” uyarısında bulunuyor!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Hicri ayların dokuzuncusu, onbir ay’ın Sultan’ı bir Ramazan ayına daha eriştik. Ramazan ayı, Müslümanlar için ihsan (bağışlanmış armağan) edilmiş özel fırsat ayıdır. Bu mübarek ay içinde eda edilecek Namaz, Oruç, Zekât ve Fitre ibadetlerinin yanında komşuluk ilişkilerinin arttığı, dost ve akrabalık bağlarının güçlendiği yakınlık ve samimiyetlerin arttığı bir kutlu mevsimdir. Tabi ki, bütün bunların yanında mukabele ve teravih namazı gibi toplu ibadetlerin çok daha özen gösterilerek yerine getirildiği bereketli bir dönemdir.
Peygamberimizin (sav) müjdesine göre; “Ramazan ayının başı rahmet, ortası mağfiret (af), sonu da cehennemden azat (kurtuluş) tır.” Ayrıca Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirilmiş olması, bin aydan daha hayırlı -ki bu ortalama bir insan ömrüdür- olan Kadir Gecesi’nin içinde bulunması Ramazan ayının değerine değer katar.
Ramazan ayının özellikleri ve güzellikleri saymakla bitmez. Benim esas maksadım bunları geniş geniş anlatmak değil, zira bu konuları Din Görevlilerimiz/İlahiyatçılarımız gereği gibi yazarlar, anlatırlar. Benim üzerinde durmak istediğim esas konu; toplum olarak Ramazan ayında dikkat etmemiz gereken hususları hatırlatmaktır.
Ramazan ayının kıymetini bilelim!
* Ramazan ayı, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı aydır.
* İslam’ın beş şartından biri olan oruç, bu ayda tutulur ve büyük bir manevi değere sahiptir.
* Ramazan, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği artıran bir dönemdir.
* Oruç, sabır, kanaat, metanet gibi erdemlerin kazanılmasına yardımcı olur.
Yüce Dinimiz İslam, bir hayat nizamıdır, hayatımızı tanzim eden bir sistemdir. Hayatımızı her yönde ve konuda tanzim eder. İslam’ın koyduğu kurallara uymamız kendi menfaatimizedir. Dünya ve ahret saadeti İslamsız olmaz. Müslüman, teslim olan demektir. Neye teslim olacağız? Allah’ın emirlerine. Allah (cc) neyi emretmişse onu (meşru bir mazeretimiz olmadıkça) yapacağız, neyi de yasaklamış ise (haram kılmışsa) ondan da uzak duracağız.
Toplumumuzda eskiden çocuklar dahi (bilhassa Ramazan’da) açıkta (sokakta) yemez içmezlerdi. Ama ne yazık ki, günümüzde bırakın çocukları, caddelerde yeme içme servisleri oluşturuldu! Bu bizim medeniyet değerlerimizle, Allah’ın koyduğu kurallarla taban tabana zıttır, ayıptır, günahtır! Yeme, içme işi Ramazan ayında bile açıkta yapılıyorsa vebal katlayarak artar! Bir insan şu veya bu sebeplerle oruç tutmuyor/ tutamıyorsa, tutanlara hürmeten/nezaketen açıkta yeyip içmemesi gerekir. Bu, kul hakkına tecavüzdür. Oruçlu insanın, hamile kadının, çocukların, parası olmayıp canı çekip de yiyemeyenlerin vebalinin altından kimse kolay kolay kalkamaz. Eskiden ülkemizde gayri Müslimler bile Ramazan ayında, hatta normal zamanlarda saygı ve nezaket gereği dışarıda yeyip içmezlerdi!
Tabii ki toplumumuz Medeniyet değerlerinden uzaklaştıkça/uzaklaştırıldıkça neyin haram, neyin helal olduğuna dahi dikkat etmez hale geldi/getirildi. Bu konuda Müftülüğümüzün özel çalışmalar yapması, halkımızı bilgilendirmesi/uyarması gerekir. Sadece camilerde yapılan sohbetler/vaazlar yetmez! Zira toplumun yüzde kaçı Cami’ye geliyor! Diğer önemli bir husus ise Gastronomi sahasında hizmet veren esnafımız Ramazan ayında kesinlikle (hatta Ramazan ayı dışında) caddeleri masa – sandalyelerle donatıp yeme-içme servis yapmamalıdır. Halk, yeme içme ihtiyaçlarını kapalı mekânlarda gidermeli. Tabii ki esas olan bu konuda insanlarımız bilinçlendirilerek caddelerde/açıkta yeme içme işine tamamen son verilmelidir. Bu konuda Ramazan’da yapılacak bir tatbikat bunun için atılan bir adım olabilir. Dünyalık daha fazla kazanacağız diye Allah’ın emirlerine sırt çevirmek, bunca insanın vebalini yüklenmek akıl karı değildir. Hem sonra bereket, çokta da değildir. Bereket, matematiğin hesaplayamadığı bir nimettir. Allah dilerse bir’e on, bir’e yüz, bir’e yedi yüz… hatta daha fazla verir. Yeter ki biz kanaatkâr olalım, O’nun koyduğu sınırları ihlal etmeyelim!
Cami ziyaretleri!
Edirne’mizde, eşine ender rastlanan tarihi Camilerimiz var. Bilhassa yaz aylarında ve hafta sonları ziyaretçi sayısı oldukça artıyor. Ramazan ayında ise daha da fazla olur. Namazlarını kılmak için camiye gelen cemaat ile ziyarete gelenler camiye giriş çıkışlarda kadını ile erkeği ile bazen izdihamlar oluşturuyor. Bilhassa Selâtin Camilerinde Müftülüğümüz gerekli tedbirler almalı almalıdır.
Valiliğimiz bir ilke daha imza attı!
Valimiz Sayın Yunus Sezer, bu yıl ilk olarak Ramazan boyunca her gün çocuklar için “Selimiye’nin gölgesinde ‘Ramazan Sokağı’ adı ile etkinlikler düzenletti. Ramazan ay’ı boyunca sürecek çeşitli etkinlikler yapılacak. Bilhassa çocuklarımızı Din ile Ramazan ile buluşturma bakımından düşünülmüş güzel bir program. Allah Razı olsun. Müftülüğümüz de Camileri gülsuyu ile yıkayarak Ramazan’a hazırlamış. İnşallah, Ramazan da bizim kalp ve beyinlerimizin temizlenmesine, kaybetmekte olduğumuz ahlakımızın korunmasına vesile olur.
On bir ayın sultanı Ramazan ayı kalplerimize huzur, ruhlarımıza sükûnet, hanelerimize bereket getirsin.
Hep birlikte hayırlı ve sağlıklı bir Ramazan geçirmek dileğiyle Ramazan ayımız mübarek olsun.
Dostça kalın…
Recep Çınar
Yazılarımı takip edenler hatırlar, “3Ç” konusunu daha önce, 21.10.2019 tarihli yazımda kaleme almıştım.
Konu, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi İstanbul’da birinci parti çıkmış ve başkan adayı Recep Tayyip Erdoğan Belediye Başkanlığını kazanmıştı. O zaman CHP’den devralınan İstanbul Büyük Şehir Belediyesi iflas noktasına gelmiş, her taraf “Çöp, Çamur ve Çukur” şeklinde ifade edilmişti!

Gelelim Edirne’ye!
103 yıllık Cumhuriyet döneminde Edirne Belediyesi en fazla CHP’li başkanlar ile yönetildi. Sadece son 5 dönemde (çeyrek asır) Edirne’yi CHP’li Hamdi Sedefçi ve Recep Gürkan yönetmişti. Son 2 yıldır da CHP’li Sayın Av Filiz Gencan görevde. Gelinen noktada durum ortada, Belediye Sigorta borçlarını bile ödeyemez hale geldi!
Belediye’nin ilgili birim yetkilileri şehri mahalle mahalle bir dolaşsınlar bakalım, neler görecekler! Çöp, Çamur ve Çukur’dan başka! Üstelik olması gerekenin 2 katından fazla personele sahipler! İtirazları varsa böyle mağdur bırakılmış bir şehir göstersinler, Türkiye dâhil Batı’da Atlas Okyanusuna kadar olan coğrafyada!

Edirne neden bu duruma mahkûm ediliyor? Nasıl sahipsiz bir şehir halkıyız biz! Bize bu mağduriyeti yaşatanları inadına tekrar tekrar seçip göreve nasıl getiriyoruz! İnsan, ayni delikten defaatla ısırılır mı?
Bir zamanlar Şehirler Sultanı / Sultanlar Şehri olarak anılan Edirne son yüz yılda çok mağdur edildi. Ne imar planları, ne altyapısı, ne de üst yapısı… Edirne gibi bir şehre yakışmıyor. Onca yıldır Trafik, Park sorunu, WC sorunu dahi gereği gibi çözülmüş değil.

Belediye şimdi de Kasap dükkânları, Lokantalar, Dev Mutfaklar açmakla yapamadığı öncelikli hizmet açıklarını kapatmaya çalışıyor! Bunlar olmasın mı? Lokanta, mutfak… Elbette güzel hizmetler. Ancak, yıllardır birikmiş işlerde “ehem”i “mühim”e tercih ederek yapılacak işleri sıraya koymak lazım. Mühim önemli, ama Ehem daha önemli! Mesela; Çarşıda kalbi durmuş ve yere yığılmış bir insanı siz, Acil Hastaneye götürmeye çalışıyorsunuz, O da size, “önce beni berbere götürün traş olayım, sonra da hastaneye gidelim” diyor! O’nun önceliği (Ehem olanı) Hastane mi yoksa Berber mi?
Maksadım, bağcı dövmek değil, üzüm yemek! Bizim kültürümüzde yanlışlar söylenir doğrusu gösterilir.
Çöp – Çamur – Çukur’la devam! Yani; 3Ç!
Edirne Belediye Başkanı Sayın Av Filiz Gencan, 4 ay kadar önce, 27.10.2025 tarihli basına verdiği beyanatta „Edirne’de Alt Yapı tarihe gömülüyor demişti! Ve işe, Su borularının yenilenmesi ile başladılar. Şu anda da Kaleiçi semtinin su boruları döşeniyor. Döşeniyor da, görmeyenler ve merak edenler gidip bir görsünler bakalım! Çöp, Çamur ve Çukur ile nasıl yaşanırmış? Bu yollarda yürürken insanların ayakkabıları çamur içinde kalıyor. Bu semtte ikamet edenlere hiç olmazsa birer çift lastik çizme verin!

Edirne’de yıllar önce ele alınması gereken altyapı, üstyapı yenilenmesi onlarca yıl geriye atıldı. Önce Su borularını döşeme ile başlandı, ama Alt yapı onunla bitmiyor! Çok önemli bir de kanalizasyon sorunu var! Gün geçmiyor ki bazı caddelerde vidanjör gelip tıkanıklıkları gidersin. Yıllardır yollara üst üste atılan asfaltlar, standartlara uymayan, gelişigüzel yapılan yaya kaldırımları şehrimize dışardan, içerden gelenleri hayrete düşürüyor. „Edirne, böyle mi olmalı“ diyorlar! Haksızlar mı? Şehircilikte Dünya standartlarına uygun yapılmış kaç işimiz var?

Şimdi, Belediye’nin su borularını döşetmekle başladığı bu işler umarız aksatılmadan yürütülür ve bir an önce Edirne Çöp, Çamur, ve Çukur’dankurtulmuş olur. Burada akla takılan diğer önemli bir husus ise şehirlerde altyapı, üstyapı çalışmaları 6 ile 9. Aylar (Haziran-Eylül) arasında yapılması gerekirken, Edirne Belediyesi bu işi niye uygun olmayan zamanda, kışın ortasında yapıyor? Halk bilmeyebilir, ama işin uzmanları buna şaşıyor ve bu böyle olmaz diyorlar!
Dostça kalın…

Recep Çınar
“İnsanların olaylar karşısında uyanık kalabilmesi, aklın diri olmasına bağlıdır. Ayrıca gafletten de uzak durması gerekir. Analiz gücüne sahip olmayan aklın, yanlışa saplanması kaçınılmazdır. Akıl bir de gaflet anaforuna düşerse, uyanması çok zor olur. Zira gaflet, aklın perdesidir, diyor” bilim adamları.
Yunus Emre der ki: Ömür bahçesinin gülü solmadan uyan ey gözlerim, gafletten uyan!
Uyanmak, aklın sağlıklı olması ile mümkün olur. Nitekim gafil kuşun avcısı çok olurmuş! Gafil de düşmana aş olur. Aklın uyku hali, felaketlerin artmasına sebep olur. O zaman da uyanması zorlaşır!
Şura suresi 30. Ayette Allah (cc) buyuruyor ki: “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizin kazandığı günahlar, ihmal ve kusurlar yüzündendir. Bununla beraber Allah, o günah ve kusurların pek çoğunu da affediyor.”
Burada hitap edilenler, günahkârlardır. Günahları, kusur ve ihmalleri sebebiyle dünya hayatında bir kısım musîbet ve felaketlere maruz kaldıkları haber verilmektedir. Pek çok hata ve kusurlarını da Allah affetmektedir.
1973 yılında yapılan Türkiye genel seçimlerinde Sakarya’dan Milli Nizam Partisinden (Milli Görüş) Milletvekili seçilerek TBMM’ne giren ve 1975-1977 yılları arasında Adalet Bakanlığı görevini üstlenen Av. İsmail Müftüoğlu, 08.01.2026 tarihli Milli Gazetede yayınlanan yazısında şunları anlatıyordu;
Sayın Tayyip Erdoğan, neler demişti!
Sultan III. Murad Şiirinde; “Uyan ey gözlerim gafletten uyan, Uyan uykusu çok gözlerim uyan, Azrail’in kastı canadır inan, Uyan ey gözlerim gafletten uyan, Uyan uykusu çok gözlerim uyan…” diyor.
Bağdatlı Rûhî de: “Yâ Rab, bize bir er bulunup himmet eder mi? Yoksa günümüz böyle felâketle geçer mi”? diyor!
Ne diyelim? Uyan ey Gözlerim/Halkım uyan!
Dostça kalın…