15 Temmuz 2026 Çarşamba
Dr. Ülkü Varlık
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Öğretim Üyesi
Eğitim sadece başarı değil,
aynı zamanda iyi olma halidir.
Dr. Ülkü Varlık
Öğretim Üyeliğim süresince öğrencilerime sorumluluğumda olan derslerle ilgili grup çalısmaları ya da bireysel ödevler verdiğimde onların çoğunluğundan aldığım dönüsler, bir çoğunun yaşadıkları koşulların zorluğuna rağmen çoğu zaman olumlu olmuştur. Hatta bazan onların düşüncelerindeki şaşırtan derinlikleri fark ettiğimde beni mutlu etmiştir.
Teknoloji bir araçtan çok çok daha fazlası, kodlama veya kendi geliştirdiğimiz yapay zeka uyulamaları teknik birtakım beceriler yanısıra analitik düşünmeyi,* problem çözme ve üretmeyi de beraberinde öğetiyor.
Sanırım amaç sadece akademik başarılı öğrenciler yetiştirmek değil aynı zamanda düşünebilen bireyler yetiştirmektir. Ancak, bununla birlikte öğrencilerin kendi fikirleriyle ve erişebilecek daha büyük ve geniş bir düşünce alanıda olması gerektiği inancını taşıyorum. Ve bunu birçok öğrencide gözlemliye biliyorum. Tabii bu noktaya ulaşılmasında, ilkokul öğretmenlerimizden başlıyarak liselerdeki öğretmenlerimize kadar bu konuda kendilerinin son derece başarılı olduklarının bir kanıtıdır. Bu tür öğrecilerimizin sayılarının giderek arttığını görmek çok sevindirici. Bu konuda bilgiyi anlamlı kıldıkları için tüm öğretmenlerimizi gönülden kutluyorum.

Bu girişten sonra siz değeli okuyucularıma ‘’Edirne Hasan Rıza Güzel Sanatlar Lisesi’’ 11nci sınıf öğrencisi Selen Onur’u tanıtmak istiyorum. Ancak,
öncesinde Edirne’mizin bu son derece başarılı ve kuruluşundan günümüze kadar bir çok sanatcının yetişmesine sebep olmuş bu lisemiz adını acaba kimden alıyor?
Hasan Rıza Türk resminin asker ressamlar kuşağındandır. 1858 yılında İstabul’un Üsküdar semtinde dünyaya geldi. Babası Miralay Şakir Bey, annesi Nefise hanımdır. Resme küçük yaşlarda başladı. Bahriye Mektebi’ni (Deniz Lisesi) tamamladıktan sonra Deniz Harb Okuluna girdi. Tam bu sıralar
‘’93 Harbi’’ çıktı. Savaş sırasında kendisini İtalyan bir ressamn korumalığına verdiler. Bu ressamdan etkilendi ve onun çalışmalarını yakından izedi. Savaş sonrası Bahriye Mektebindeki eğitimine geri döndü. Okulun son sınıfında iken Sultan Abdülhamit’in yatının kamaralarında bulunan resimleri onarmak üzere görevlendirildi. Hasan Rıza bu görevindeki başarılarından dolayı okulundan mezun olmadan subaylığa terfi ettirildi. Ancak, o ressamlığı tercih etti ve subaylıktan ayrılarak İtalya’ya gitti. On yıl Roma, Floransa gibi İtalya’nın sanat merkezi kentlerinde ressamlığını geliştirdi. Sonraki iki yılda ise, Mısır’a giderek Mısır resim sanatı üzerinde yoğun çalışmalarda bulundu.
Mısır’daki çalışmaları sonrasında ise, Edirne’de Karaağaçta bir atölye kurup çalışmalarına devam etti. Edirne’de ressamlığının yanısıra değişik alanlarda da çok faydalı işlerde bulundu. Balkan savaşları sırasında 26 Mart 1913 günü atölyesindeki resimleri kurtarmak için merkezdeki evinden Karağaca gittiği sırada yolda şehit edildi. Eserlerinden önemli olanlarının adlarıyla halen bulundukları yerleri ileri bir zaman diliminde ayrıntılı yazmayı düşünüyorum. Hasan Rıza beyin eserlerinin bir bölümünü görmek isteyenler Edirne Belediye binasını ziyaret edebilirler.
. Fatihin Gemilerini Karadan Yürütmesi (1896)
. Havuz Başında Gergef İşleyen Kadınlar (1901)
. Karlı Havada Geyikler (1901)
. Kuzular (1901)
. Osmanlı’ların Rumeliye Geçişi (1903)
. Fırtınalı Havada yelkenli (1903)
Özetin özeti olarak Hasan Rıza Güzel Sanatlar Lisesini ve o liseye adını veren ünlü ressamımızdan söz ettikten sonra, halen bu Liseye devam eden ve lisenin son derece başarılı öğrencilerinden biri olan Selen Onur’u sizlere tanıtmak istiyorum. Selen Onur Edirne doğumlu, babası Bülent bey Türkiye’nin saygın bankalarından birinde çalışıyor. Selen İlkokulu ‘‘75. Yıl ilkokulu’nda’’ tamamladıktan sonra, Ortaokula ‘’Şehit Üsteğmen Efkan Yıldırım Ortaokulu’nda’’ devam etti. Bu yıllarda yağlı boy tablolar yapıyordu. Devam ettiği ortaokulun bir yıl sonu etkinliğinde, ERASTA AVM fuaye salonlarında açılan bir resim sergisinde aralarında Selen’inde elinden çıkmış yağlı boya tabloları hayranlıkla izlediğimi ve sonrasında kendisini tebrik edip öğretmenleriyle birlikte Selen’in çalışmaları konusunda sohbet ettiğimi hatırlıyorum.

İşte Selen’in bu ilgi, yetenek, başarı, sorumluluk duygusu ve bence en önemliside yeterince kendisini keşfetmesi o’na doğru bir yol haritası cizmiş oldu. Şimdi mutlu olduğu okulunda öğretmenlerininde özellikle; Okulun başarılı Müdürü Sn.Ekrem Uygur beyefendinin, kıymetli Bölüm öğretmeni Sn Özge Çınarkök ve Edebiyat öğretmeni Sn.Cevriye Dönmez hanımefendilerin teşvik ve destekleriyle geçmiş egitim ve öğretim yılında gerçekleştirilen ‘’Lise Birlik Öyküleri’’ yazı dalında once Edirne Birinciliğini kazandı, sonrasında iller arasında yapılan değerlendirmede ise, Bölge Birincisi oldu. Selen’in’’Deli mi Veli mi’’ başlıklı yazısını EDİRNE YENİGÜN gazetemizin 5. Sayfasında okuyabilirsiniz.
Selen’e bundan sonraki yıllarında da kendisinde var olan yetenek ve becerilerini geliştireceği inancı ile başarılar diliyorum.
Kaynaklar:
Ünver Süheyl ‘’Şehit Ressam Hasan Rıza ve Resimleri’
Hürriyet Gazetesi, Edirne’ye şehit ressam Hasan Rıza Heykeli.,22 Mart 2017
Büyük Larusse Ansiklopedisi C.10
Dr. Ülkü Varlık arşivi
Açıklamalar:
*Analitik düsünme: Karmaşık problemleri daha küçük, yönetilebilir parçalara ayırma ve verilere dayalı mantıksal çözümler üretme yeteneğidir.
**93 Harbi: 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıdır. Rumi takvime gore 1293 yıılına denk geldiği için bu ismi almıştır. Savaş, Tuna (Balkan) ve Kafkas cephelerinde yapılmış. Osmanlı Devletinin ağır yenilgisi ve büyük toprak kayıplarıyla sonuçlanmıştır.

DELİ Mİ VELİ Mİ

“Deli Ahmet ölmüş.” dedi halası telefonda. “Törende başarılar diliyorum. Eve geç kalma sakın.” diye ekledi. Meriç, babasının şehit olduğunu öğrendiğinde yine böyle yüreğinin bir yandan acıdığını bir yandan sıkıştığını hatırladı. Cebinden bir kağıt çıkardı. Lisesinde düzenlenen 15 Temmuz töreninde öğrenciler adına yapacağı konuşma metniydi bu, gözünden yaşlar süzülerek kağıdı yırttı. Vatan sevgisi, kahramanlık bu kadar kuru, bu kadar sıradan sözlerle ifade edilemezdi. Törende öğretmenlerine ve arkadaşlarına “Deli Ahmet’i anlatacaktı.
Yıl 2017 yazı…Sıcak, güneşli bir gün. İstanbul’da sur içinde bir mahalle arasında çocuklar oyun oynuyorlar, kadınlar da kendi aralarında sohbet ederek onları izliyor, mahallenin gençleri köşe başında toplanmış şakalaşıyordu. Deli Ahmet de her zaman olduğu gibi bodrum kattaki evinin penceresinden bakıyordu. Mahallede herkesin bildiği ama kimsenin tanımadığı biriydi o. Herkes ona mahallenin delisi derdi. Uzun boylu, cılız, ak sakallı ve yaşlıca bir adamcağızdı kendisi.
Mahallelinin acımayla karışık sevdiği Meriç de arkadaşlarıyla oyun oynuyordu sokakta. Yedi yaşındaydı. İlkokula yeni başlamış. Akıllıydı, öğrenmeye meraklıydı. Annesini hiç tanımamıştı, babası da o daha çok küçükken şehit olmuştu. Halasıyla yaşıyordu. Babasının vatanı korumak için uzaklara gittiğini söylüyordu halası. Minicik kalbi gururla kabarsa da “Vatan benden daha mı önemliydi babam için?” diye sorguluyordu halasından gizli yorganının altında ağlarken.
Mahallede her şey normalken birden hava bozdu, karardı çok geçmeden yağmur bulutları kendini gösterdi birden çok yağmur başladı. Kadınlar çocuklar herkes evlerine koştu. Meriç yağmuru severdi, eve gitmek istemiyordu canı ayrıca halası da işteydi zaten. Saçakların altında yağmurun erişemediği yere oturdu ve yağmuru izlemeye başladı. Bir süre sonra cama tıklama sesi duydu arkasını döndü ve mahallenin delisi olan o amcayı gördü. Meriç adamı sayılı görmüştü adını bile çıkartamıyordu Ahmet’ti sanırım diye düşündü. “Camı açabilir miyim” gibi sorarcasına hareketler yapıyordu. Meriç’i zamanında mahalleli de halası da muhatap olmaması için uyarmıştı. Fakat o an dinleyesi gelmemişti. Ahmet amcadan korkmuyordu ki, iyi biriydi belki de. Kafasını salladı ve Ahmet amcanın camı açışını izledi.
-Bu yağmurda niye dışarıdasın, Meriç kızım? dedi.
-Yağmuru izlemek hoşuma gidiyor amca, senin gitmez miydi? diye sordu.
-Benim de gider, gider de üşümüyor musun?
-Çok değil, halamın gelmesine daha var. Eve gidesim de yok.
Biraz sohbet ettiler havadan sudan. Meriç’in okulu hakkında konuştular. O sırada yağmur şiddetlendikçe şiddetlendi.
-Eve nasıl gideceğim ben şimdi ya? diye sızlandı Meriç.
-Burada biraz bekle kızım geliyorum, dedi ve gitti.
Birkaç dakika sonra Ahmet amca elinde şemsiyeyle geldi.
-Al bunu kızım eve bununla git, çok da üşütme, dikkat et kendine, dedi ve şemsiyeyi uzattı. Meriç başta tereddüt etse de şemsiyeyi aldı.
-Teşekkür ederim yarın getireceğim, dedi eve koştu.
Meriç eve geçtikten bir süre sonra halası da geldi, yemek hazırladı. Meriç de o sırada ödevini bitirdi. Yemeklerini yedikleri sırada halası kapının girişinde kendilerine ait olmayan şemsiyeyi fark etti.
-Meriç, kapının yanındaki şemsiye nedir halacığım? diye sordu.
-Aaa! Doğru sana söylemeyi unuttum hala, bugün yağmur bastırmıştı ya birden, ben de oturuyordum sonra Ahmet amcayla konuştum yağmur hızlanınca o verdi.
-Deli Ahmet mi?
-Evet, uyarmıştın beni ama iyi birine benziyordu, ben de azıcık konuştum.
-Meriç sana kaç kez söyledim, mahalleli onun aklının yerinde olmadığını söylüyor. Yarın şemsiyeyi vermeye seninle gelirdim ama işte olacağım sen git bu sefer kapıdan eşine ya da kızına teslim et gel olur mu canım? Bir daha da konuşma.
-Olur hala, peki.
Yemekleri bittikten sonra Meriç televizyonda “Ulu Çınarın Kuşları”adlı çizgi filmi izliyordu. Bölümde kuşlar birlik olup kendilerinden çok daha güçlü olan düşmanı yenip çınarlarını kurtarıyorlardı.
-Hala, düşman onlardan çok daha güçlüydü buna ama bizim kuşlar kazandı bu nasıl olabilir?
-Birlik ve beraberlikle tabii ki canım, kuşların hepsi aynı amaç uğruna düşmana karşı çıktılar. Birlik ve beraberliğin önüne hiçbir engel geçemez. Bizim milletimiz de birlik ve beraberlik denince tüm dünyayı kendine hayran bırakır tatlım. Türk milleti tek yumruk olup kenetlendi mi hiçbir güç önünde duramaz.

-Geçen sene olduğu gibi mi yani?
-Evet canım.
Ertesi gün Meriç sokağa şemsiyeyi alıp indi ve Ahmet amcanın apartmanına gitti, kapıyı tıklattı. Bir iki dakika sonra Ahmet amca açtı kapıyı.
-Sözünün arkasında ne kadar da iyi duruyorsun sen öyle, dedi. Meriç gülümsemekle yetindi.
-Şemsiyenizi getirdim, dedi.
Ahmet amca şemsiyeyi aldı ardından bir sessizlik oldu, bir süre kimseden çıt çıkmadı. Ardından Meriç sessizliği bozdu.
-Halam seninle konuştuğumu öğrenince biraz kızdı, niye bütün mahalle senden uzak duruyor?
Ahmet amca bir an sustu. Gözleri uzak bir yere, belki de yıllar öncesine kaydı.
-Evladım ben yaşadığım süre zarfında çok şey gördüm, duydum ve yaşadım. O yüzden bazen sert konuşurum. Mahalleli de belli ki zamanla bundan hoşlanmadı, doğru söz ağır gelir bazılarına, ben de susmayı öğrendim. İnsanların istediklerini düşünmelerine izin veriyorum ama ben neler gördüğümü asla unutamıyorum, dedi ve Meriç daha bir şey diyemeden arkasından eşi geldi.
-Ah Ahmet gene neler anlatıyorsun kızcağıza? Ne diye konuşuyorsun saçma sapan, bak rahatsız olacak. Geç hadi içeri. Kızım kusura bakma, halana selam söyle, dedi ve hemen kapıyı kapattı. Cümleler içeride kaldı.
Akşamüstü eve geldi. Halasının günü vardı, mahalleden bir çok kadın gelmiş, sohbet şamata eğleniyorlardı.
-Meriç’çiğim hoş geldin canım. Hadi elini yüzü yıka da gel.
Meriç banyodayken o sırada salonda geçen konuşmalara kulak kabarttı.
-Bilmiyorum, dün gitmiş mahallenin delisinin yanına, o da yağmurda şemsiye vermiş. Ne yapsam bilemedim, uyardım ama.
Diğer kadınlar şaşırmış ve yargılayıcı sesler çıkardı. Hepsi bir ağızdan konuşmaya başladılar. “Geçen yaz her gece evden kaçıyormuş” diye bir cümle çalındı kulağına. Aralarından biri sesini yükselterek hepsini susturdu.
-Ayıp ama, sizin deli dediğiniz adam Kıbrıs gazisi, düşman ile savaştı o kadar zamanında. Uçakları düşmüş, o yüzden arada garip konuşuyor zavallıcık.
-Nasıl yani ciddi misin? Nasıl öğrenemedik biz bunu bu zamana kadar?
-Ne eşiyle ne de kızıyla da konuştunuz mu ki, anlatamadılar dertlerini bir türlü.
Herkes yeterince şaşırmış görünüyordu.
“Kıbrıs gazisi…” Meriç’in zihninde defalarca yankılandı.
Meriç ,”Acaba o da babam gibi mi?” diye merak etti. Sormaya karar verdi.
Sonraki gün en uygun fırsatta yine Ahmet amcanın yanına gitti. Cama tıklattı, oturma odasında oturan Ahmet amca hemen geldi camı açtı.
-Ne oldu Meriç kızım? dedi.
Meriç hiç uzatmadan “Sen deli misin, gazi misin ya da babam gibi misin?” diye sordu.
-Ben deli değilim, dedi sakince. Kıbrıs gazisiyim ben. 1974’te Kıbrıs’ta gençler yan yana durdu. Biz birlik olduğumuz için ayakta kaldık. İnsan bazen birlik kelimesini büyük sanır oysaki birlik, iki kişinin yan yana duruşuyla başlar. Aynı 15 Temmuz da olduğu gibi. Nereden geldiği, nasıl geldiği fark etmeksizin dimdik durup tek bir yürekten kalp atışını hissedebilmek. Tarihte ve Kıbrıs Savaşı’nda gördüğüm birlik ve beraberliği en son ve en etkili şekilde 15 Temmuz’da gördüm, duydum. İnsanlar korkmadı, birbirine yaslandı. Bizim mücadelemiz hep aynıydı: bağımsızlık ve vatan.
-Sana bir sır vereyim mi Meriç kızım. Hani “Deli Ahmet geceleri evden kaçıyordu” diyorlar ya, ben geçen yaz her gece meydanlardaydım, insanlarıma destek olmak için.
Meriç o an babasını düşündü. “Babana da kızma tamam mı seni bırakıp gittiği için. Zaten zamanla onu anlayacaksın çünkü onun kanını taşıyorsun.” demişti Ahmet amca.
Belki kahramanlar sadece hikâyelerde yaşamıyordu. Belki bazen bir apartman dairesinde, yanlış anlaşılmış bir adamın sessizliğinde saklanıyordu. O günden sonra yıllarca Meriç, mahallede biri “Deli Ahmet” dediğinde içinden adını fısıldadı: “Ahmet amca.”
Dr. Ülkü Varlık
Siyaset Bilmi ve Kamu Yönetimi
Öğretim Üyesi
‘’Yüreğini vermeli insan;
Sıktığı ele,
Kucakladığı dosta,
Kokladığı çiçeğe…’’
N. Hikmet
İnsanoğlunun, yaşamda temel güvencesi, aklın özgürlük yolundaki sürekli gelişimidir. İnsanın ruhsal yaşamındaki yüceliş çabasına da gene akıl önderlik etmektedir. Kişiyi; iyiye, doğruya, güzele ve gerçek sevgiye götüren istek te gene aynı faktörlerden beslenir.
İnsanoğlunun, gelişim yolunda harcadığı caba, karşılıklı bir alış veriş niteliğini korudukça, bireye olduğu kadar, topluma da yararlı olur; aklın, kuvvetin ve güzelliğin eşit oranda oluşturacağı ‘’Üçlü Uyum Dengesi’’ ise, ancak ve ancak, aklı ile ruhun ortak bileşimi ile elde edilebilir.
Aklın özgürce davranış gücünü besleyen temel kaynağı arayıp bulma ve yorumlama çabasına, ünlü psikoloji bilginleri geniş ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Onun içindir ki, aklı, kuvveti ve sonuncusu güzelliği, hatta karşılıksız sevgiyi arayıp bulmada da bu bilginlerin katkısı, zamanla felsefenin estetik dalını oluşturmuştur.
Gerçek sevginin, her türlü maddesel yarardan arınmış, karşılıksız bir duygu olduğunun dikkatle incelenmesi, insanlık adına kıvanç verici sonuçlar doğurur. Acaba karşılıksız sevgi üzerinde ısrarla durulmasını gerektiren sebepler nedir? Başka tür sevgiler var da, onun için mi ‘’Karşılıksız Sevgi’’ diye nitelenen apayrı ruhsal bir yücelik üstünde yorum yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor! İşte bu ikinci sorunu ‘’Evet !’’ diye cevaplamak yerinde olur. Çünkü ünlü nöroloji bilgini Freud’un, insanı hemen her şeyi ile seksüel güdüye (Libido) bağlama çabasının tabii reaksiyonu oluyor; ve bu boşluğu da, gene büyük bir ruh bilgini olan Carl Gustav Jung’un: ‘’Karşılıksız Sevgi!’’ yorumu dolduruyor. Övünerek söyleyebilirim ki, Jung’un, gerçek ve karşılıksız aşkın yararlardan uzak olduğu ilkesi üstünde önemle durması, psikiyatri tarihinin en aydınlık noktası olmanın önemini taşımaktadır.

Freud’ e göre aşk, ruhsal hastalığın ayrı bir türüdür ve bir bakıma tedavisi mümkündür. Freud bu görüşte, belki de belirli bir açıdan haklıdır; çünkü ortada patolojik bir sevgi türünün de var olduğu bir gerçektir; ama sevginin türü bu değildir. Nitekim maddeye dönük, ruhsal yaşamı tümüyle inkar eden bazı doğma (baskı) rejimleri, Freud’u bu yorumundan ötürü başta taşınmıştır. Çünkü Freud çapında bir bilginin, herhangi bir yarara dayanmayan sevgiye yöneltmede sakınca görmedi. Tümüyle inkar, doğma (baskı) düzenlerini başarısızlığa uğratacak köprüleri yakıp yıkmakla da büyük bir iş görmüştür!
İnsanlık kökü, ‘sagesse antique’ diye nitelenen ilkelerinin umudu, şefkati ve sevgiyi besleyen temel kaynaklar olduğunu, daha binlerce yıl önce tanımıştı ve ruhsal kurtuluşu ancak onlarda bulmuştu. Çünkü umudun olduğu yerde, şefkatin de olacağı ve bütün bunlardan, insana insanca yönelmenin tek yönü olan karşılıksız sevginin tatmin edilmiş olacağı gerçekti. İşte böylesine bir sevginin dayandığı akılsal ve ruhsal koşulların şaşmaz yorumunu çağımızın büyük psikiyatri Carl Gustav Jung yapmıştır.

Freud’un yakın dostu olan, ama günün birinde yolunu onun yolundan ayırmak zorunda kalan Jung, insanın, kökünün kötü olduğunu bilen, dıştan gelecek doğmatik baskılarda, ya da zoraki inançlarla değil de ‘’Kendini Bil’’ gerçeğine dayanarak öğrenip anlamasının en doğru yol olduğunu savunmuştur. Ve günümüzün insanın da her zamandan çok baş gösteren ruhsal bunalımın nedeni öylesine bir yoruma bağlamıştır; ‘’…..insanlık siyasal nedenlerden olduğu kadar, bilimin korkunç, hatta şeytanca başarısından doğan gizli bir korku, derin bir kuşku içindedir; ama buna karşı gene de bir çare bulunamamıştır. Bütün bu olayların insan ruhunun çoktandır ihmal edilmiş olmasından ileri geldiğini de pek az insan inanmıştır.
Jung’un ortaya koyduğu bu büyük gerçek karşısında, sadece sevgi eyleminin, insanoğlunun gelişim çabası açısından incelenmesi bile, yukarıda belirtilen karşıt durumun içyüzünü olduğu gibi açıklamaya yeter. Onun içindir ki, şimdide yorumu büyük düşünürlere bırakalım:
Doğu tasavvufunun büyük önderi Mevlana Celalettin-i Rumi’nin (1207-1273) sevgi felsefesi, bu büyük mürşidi, eşsiz bir inançla insana yöneltmiş ve bu büyük ruh, insanı kişiliğini oluşturan farklılıklara bakmaksızın, kendine özgü sevgi mabedine : ‘’Gel!, ne olursan ol gel’’ söyleviyle çağırmakta kararsızlık göstermemiştir.

Şimdi de sevginin kökenine daha yaklaşmak için, insanlık tarihinin çok daha eski dönemlerine gidelim ve Zerdüşt’ün öğretisine yönelelim, sonra da Zerdüşt’ten bu yana sevgide ulaşılan zirveleri kısaca gözden geçirelim.
Ön Asya, Uzak Doğu, Yakın Doğu ve batı uygarlıkları da sevgi konusunda bize önemli örnekler verebilecek niteliktedir. Örneğin, eski İran’ın büyük din yenileyicisi Zerdüşt (Grek kaynakların göre, M.Ö 1100 yıllarında yaşadığı sanılmaktadır) , sevgi için şöyle diyor ; ‘’Başkalarını sevebilmenin sevgisinden daha da büyük sevgi, en uzaktakini sevebilmenin sevgisini öneririm.’’ Çocuklarınızı yetiştiren ülkeyi sevin: bu sevgi de sizdeki yeni bir soyluluğun sevgisi olsun’’
Bakınız Uzak Doğu’da Budizmin kurucusu olan Budda (M.Ö. 550-480) sevgi için ne diyor; Budda ümmetine iki ayrı sevgi türü öneriyor ; bunlardan 1.cisi Rega, 2.cisi Metta’dır. Rega ; mala, mülke, dünya nimetlerine, paraya, hayatın öteki zevklerine sahip olabilmenin sevgisidir. Metta ise, başkalarını da yarar ve karşılık beklemeden sevebilmenin sevgisidir ki, Budda Tasavvufuna göre, evreni saran bu sevgi sadece insanoğlunun sevebilme gücünden, yani tüm kötülüklerden arınmış saf sevgi gücünden beslenmektedir. Buddaya göre böylesine bir sevgiyi kendilerini ancak maddeye kine ve nefrete tutsaklıktan koruyabilmiş olan kişiler elde edebilirler.

Şimdi de biraz Orta Doğu’ya uğrayalım ve insanı, ’’Tanrı-Tabiatın’’ parçası olarak niteleyen ve her şey den önce; ’’İnsan İçin Yaşam’’, prensibini öngören, sitoisien filozofların sevgi anlayışını ele alalım;
Eski Anadolu Uygarlığı’nın öncülerinden Hierapolis’li (Pamukkale) Epiklet (M.S. 50-138) ile, Roma Uygarlığının ünlü kişilerinden.şair, yazar ve eğitici Seneca Hz. İsa’dan birkaç yıl önce doğmuş, miladın 65. yılında ölmüştür. Halka yönettikleri vaızlarında, insan sevgisini her şeyin önünde tutmuşlardır; daha sonra da dinler aynı sevgiyi içtenlikle benimseyip savunmuştur.
14. yüzyıldan bu yana ve rönesanstan sonra beliren çeşitli yorumlar açısından sevgiye gelince:
Büyük filozof E.Kant (1724-1804), insan için, sevginin değil de, ancak aktif bir iyilik görevinin söz konusu olabileceğini savunmuştur ki, iyiliğin temel kökeni de sevgiden başka bir şey değildir.
Mutsuz ve karamsar filozof A. Schopenhauer (1788-1860) ise, gerçek sevgiyi, insanlığın ortak ıstırabı olarak yorumlamış ve böylesine bir niteliğe ulaşamamış olan sevgiyi ‘’bencillik’’ olarak tanımlamıştır.
Bütün bunları sayıp dökerken, büyük psikiyatrist Garl Gustav Jung’a hak vermemeye imkan yok. Onun dediği gibi, insan ruhunun hele çağımız da ihmal edilmiş olmasıdır ki, madde ve çıkar dünyasının katılığı içinde insan hiçbir yarardan beslenmeyen karşılıksız, katıksız sevgiden yoksun kalmanın tehdidi altında bunalmıştır.

İşte bu noktada bazı sorularım olacak: İnsan hayatını kurtarma yolunda, çocuğunu kurtarmak için, kendini suya atan, çocuğunu kurtarırken boğulan, evladını yangından kurtarırken, ölen annenin bu kutsal davranışları da mı libidoya mı bağlıyacağız? Ben bunu hiç zannetmiyorum. Bütün bunlar saf sevginin kutsal örnekleridir. Freud çapında bir bilim adamının hayatı boyunca sürdürdüğü yalnızlığa, bilimsel buluşlarını, çekinmeden savunurken karşılaştığı hakarete hatta ilgisizliğe, ölünceye kadar sabırla tahammülle katlanması, onun bilime karşı ruhun da beslemiş olduğu ‘’Karşılıksız Sevgi’ değil de nedir?
Kaynaklar.
Carl Gustav Junk’un farklı eserleri.
Cevad Memduh Altar’ın çeşitli konferanslarından notları.
Sigmund Freud’un eserleri.
Dr. Ülkü Varlık Arşivi
Açıklayıcı Notlar.
*Carl Gustav Jung ;İsviçreli psikiyatris, Analitik Psikolojinin kurucusudur. (Derinlik Psikolojisinin Sigmund Freud ve Alfred Adler ile beraber üç büyük kurucusundan birisidir.)
*Cevad Memduh Altar; Geniş müzik kültürü ve araştırmacı kimliğiyle Türkiye’yi uzun yıllar uluslararası planda temsil etmiş olan Cevad Memduh Altar, müzikolog, sanat ve müzik tarihçisi, yazar ve çevirmen, araştırmacı, eğitimci ve yönetici olarak cumhuriyet döneminin önde gelen aydınlarındandı.
*Sigmund Freud; Psikanaliz Öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren ‘’Psikoanalitik Kuram’ın’’ kurucusudur.
Dr. Ülkü Varlık Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi
‘’İnsanları seven bir kişi, insanları sevmeyen doksandokuz kişiye bedeldir.’’
John Stuart Mill.
Klasik özgürlükler deyince, insanın insan olarak sahip olduğu özgürlükler anlaşılır. Böyle bir özgürlük anlayışı, Batı’da doğmuş ve gelişmiştir. Çoğu kez, “batılı” özgürlük anlayışı denilince, akla bu özgürlüğün gelmesinin bir nedeni de budur.
Batı’da insanın, salt insan olarak doğuştan bazı hakları ve özgürlükleri olduğu ve devletin bunlara hiçbir zaman dokunamayacağı düşüncesinin bir sistem halinde ortaya çıkışı 17nci yüzyıla rastlar. Gerçi o zamana kadar insan onur ve değerini belirten, ona baskı ve zulüm yapılmaması gereğini ileri süren çeşitli görüşler ortaya atılmamış değil. Fakat bunlar, hiç bir zaman, 17nci yüzyılda olduğu kadar açık, derli toplu, kısacası, sistemli bir biçimde olmamıştır.

İnsan haklarının ana düşüncesini şöyle özetleyebiliriz: insanlar, toplum yaşamına geçmeden önce, doğal bir durumda yaşıyorlardı. O zamanlar tam ve mutlak özgürlükleri vardı. Sonradan, aralarında bir sözleşme yaparak siyasal topluluğu meydana getirdiler. Bunu yaparken de bu topluluğun kurulabilmesi ve yaşayabilmesi için gerekli olan ölçüde, özgürlüklerinin bir bölümünden özveride bulundular. Ne var ki, doğal halde sahip oldukları hak ve özgürlüklerinin en esaslı olanlarını siyasal topluluğa, yani devlete devretmediler. Bu temel hak ve özgürlükler, devletin kuruluşundan sonra da kendilerinde kaldı. Buradan şunu çıkarabiliriz. İnsanların devletten önce ve onun hukukundan üstün doğal hakları vardır. O halde devlet kendinden önce var olan bu doğal haklara bağlıdır, aynı zamanda onlara saygı göstermek zorundadır.
Dünya’da İnsan Haklarının Gelişimi:
İnsan Hakları ile ilgili konular 17nci ve 18nci yüzyıllarda başta İngiliz filozofu John Locke olmak üzere, birçok düşünür tarafından işlenmiş ve geliştirilmiştir. Daha sonraki yıllarda ise, yeniden gözden geçirilerek yer yer düzeltilmiştir. İnsan Hakları Kavramı insanlık tarihinde bir çığır açmış ve Batı’daki büyük devrim hareketlerinin tohumlarını atmıştır.

Batı’da insan haklarının tarihsel gelişiminde, İngiltere’nin ayrıcalıklı bir yeri var: Kişi hak ve özgürlükleri, henüz kafalarda bir düşünce olarak belirmeden çok önce İngiltere’de bir takım ferman ve kanunlarla gerçekleşme yoluna girmiştir.
İngilizler, daha 13. yüzyılın başlarında (1215) o zamanki kralları Yurtsuz John’a zorla kabul ettirdikleri ‘Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı)’ ile kişi haklarının gerçekleşmesi yolunda ilk büyük adımı atmışlardır. Daha sonraları, 1628 tarihli ‘Petition of Rights’, 1678 tarihli ‘Habeas Corpus Act,’ 1689 ‘Bill of Rights’ ve nihayet 1701 tarihli ‘Act of Settlement’ ile özgürlüklerin sınırları genişletilir, hükümdarın iktidarı bir yasal çerçeve içine alınarak onun kişi hak ve özgürlüklerine saygı göstermesi sağlanır. Ancak, bütün bu ferman ve kanunlar, bir takım felsefi ilkelerden hareket ederek tüm insanlığı kavrayan genel ve soyut haklar ve özgürlükler listesi değildir ve olmamıştır da. Bu ferman ve kanunlar, İngiliz aristokrasisinin ve onun çevresinde toplanmış olan burjuvaların, kralın mutlak iktidarını sınırlandırmak yolunda giriştikleri mücadelede o günkü koşullarda iktidardan gelen ağır baskıların ve haksızlıkların giderilmesi ve bunların tekrarının önlenmesi amacını güden gözlenebilir bir takım önlemler getirir.
Doğrudan doğruya felsefi ilkelerden hareket, ederek, tüm insanlığa hitap eden özgürlükler listesi 18nci yüzyılın sonlarındaki Amerikan ve Fransız Devrimleri’nin bildirileriyle ortaya çıktığını görüyoruz. Nitekim bu nitelikteki ilk belge, 12 Haziran 1776 tarihli ‘Virginia Anayasası’nın’ başındaki ‘Bill of Rights’dır. Anavatan İngiltere ile savaş halinde bulunan 13 Amerikan kolonisinin temsilcilerinden oluşan Filadelfiya Kongresi, Amerikan bağımsızlık Bildirisi’nin ilanından aşağı yukarı iki ay önce, 10 Mayıs 1776 tarihinde, bütün kolonilere, birer anayasa hazırlayarak devlet halinde örgütlenmelerini tavsiye eder. Bu öneriye uyarak kendi anayasasını yapan ve başına bir de haklar bildirisi koyan ‘Virginia Kolonisi’ olmuştur, onu öteki eski koloniler ve yeni devletler izlemiştir. Bu açıdan Virginia Anayasası önem taşır. Yine, 1776′ yılın dan başlayarak kabul edilen çeşitli Amerikan bildirilerinde, İnsanların doğuştan bir takım hakları olduğu, bunların devletten önce de var olduğu dolayısıyla devlet iktidarının da bu haklarla sınırlanması gerektiği savunulur kişi güvenliği, vicdan özgürlüğü, düşüncelerini açıklama ve yayma özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, dilekçe hakkı gibi klasik hak ve özgürlüklere yer verilir.
İnsan Hakları ile ilgili bildirilerden söz ederken bunlardan akla ilk geleni ve en ünlü olanı, 1789 tarihli Fransız, ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ dir. On yedi maddeden oluşan bu bildiride, İnsanların “doğal, başkalarına devredilemez, zaman aşımına uğramaz, kutsal” hakları olduğu ilan edilir ve özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, kişi güvenliği, düşünce, söz, yazı ve vicdan özgürlükleri gibi klasik hak ve özgürlükler sistemli bir ayırım yapılmaksızın sıralanır. Yine bu bildiride, bunların yanı sıra, bazı siyasal ilkeler ve anayasa esasları da yer almıştır. Bunlar arasında, özellikle milli egemenlik ilkesi, yurttaşların doğrudan doğruya ya da temsilcileri aracılığıyla kanunların yapılmasına katılmaları esası, güçler ayrılığı ilkesi vardır. Fransız Devrimini yapanlar, insan haklarının sağlanması ve korunması için bu siyasal ilkeleri zorunlu görüyorlardı.
19. yüzyılın başlarından itibaren, insan hakları ilkeleri ile sözü edilen bildiriler, başka milletlerce de kabul ve ilan edilir. Ne var ki, Fransız Devrimi’ ne kadar gelen ve ondan sonra da uzun bir süre devam eden özgürlük anlayışının belli bir çerçevesi vardır. Gerçekten Amerikan ve Fransız devrimleriyle, siyasal despotizm yenilgiye uğratıldıktan sonra, insan hakları savunucuları için, özgürlük, devletin faaliyet alanları ile müdahalesinin bir nokta da daralması demekti.
Türkiye’de İnsan Haklarının Gelişimi:
Osmanlı Devletinde 19. yüzyılın ortalarına gelinceye kadar, Batı’da olduğu gibi, hükümdarın mutlak iktidarını sınırlayan, bireylere insan olarak bazı haklar tanıyan bir özgürlük anlayışı kendini göstermemiştir. İnsan hakları ve özgürlükleri ülküsünün ilk serpintileri 19ncu yüzyılın ikinci yarısından sonra gelmeye başlayacaktır. Ondan önce, Osmanlı İmparatorluğu’nda girişilen ıslahat hareketlerinin gerçek bir özgürlük ülküsünden esinlendiğini ya da kaynaklandığını söylemek olası değil.
Tanzimat fermanlarının ilki ve bazı yazarlarca Türklerin ‘İlk Haklar Bildirisi’ olarak tanımlanan ‘1839 Gülhane Hattı Hümayunu’nun’ tanıdığı haklar, aslında Avrupa ve Amerika’daki örneklerle kıyaslanamayacak kadar cılız ve gerçek güvencelerden yoksun bir demetçiktir. Can ve mal güvenliği, şeref ve haysiyetin korunması, kişi güvenliği, kişi güvenliği ile ilgili esaslar, din ayrımı gözetilmeksizin bu hakların bütün Osmanlı uyruklarına eşit olarak tanınması gibi haklardı.
1889 Gülhane Hattı’nı izleyen, ‘1856 Islahat Fermanı’nın’ ağırlık noktası Müslüman Hıristiyan uyrukları arasındaki “eşitlik” tir. Bunun yanı sıra, bazı kişi haklarını da “güvence” altına almak ister. Başta Gülhane Hattı’nın ilan ettiği can ve mal namusunun korunması ilkesi bir kez daha belirtilir. Ayrıca, eziyet işkence ve her türlü bedensel ceza kesinlikle yasaklanır, mahkumların mallarının alıkonulamıyacağı bildirilir, duruşmaların açıklığı ilkesi konulur. Din ve eğitim özgürlüğü kabul edilir. Doğrudan doğruya kişi hakları ve güvenliği ile ilgili bu esaslardan başka ferman adli, idari ve mali alanlarda oldukça geniş bir takım ıslahat önlemlerinin ana ilkelerini de saptar ve ilan eder.
Bütün bunların yanı sıra, daha önemli olan, 1856 Islahat Fermanının doğrudan doğruya Batılı devletlerin baskısı altında yapılmış olması. Daha sonra 18nci yüzyıl Avrupa’sının liberal ve demokratik düşünceleri hemen hemen yüzyıla yakın bir gecikme ile 19ncu yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, Batı kültürü ile yetişmiş ve birçoğu bürokrasiden gelen aydınlarca yayılmaya başlamıştır. Bu aydınların belirli ve köklü bir ortak siyasal görüşü olmamakla beraber, hepsi de bir düşünce çevresinde birleşiyorlardı. Temel istekleri ise, iktidarın sınırlanması ile Batılı örneğe uygun bir ‘meşru’ rejimdi. Artık anayasadan, halk egemenliğinden, insanın devlet karşısında bir takım hakları olduğundan ve bu hakların hukuksal güvencelerle donatılması gereğinden bahsediliyordu. ‘özgürlük’ sözcüğü de yeni anlamıyla o dönemde kullanılmaya başlanır.
Böylece, 1876’da ilk anayasa yapılır. Kamu özgürlükleri de, ilk kez, geniş bir liste halinde fakat ‘klasik bir çerçeve içinde’ bu anayasada yer alır. Kanuni Esasi’de 19 maddede toplanan hak ve özgürlüklerden başlıcalar şunlardır: kişi güvenliği, ibadet özgürlüğü, basın özgürlüğü, dilekçe, konut dokunulmazlığı, eğitim özgürlüğü, kanun önünde eşitlik, devlet hizmetlerine alınmada eşitlik, mülkiyet hakkı, angarya ve işkencenin yasaklanması, doğal hâkim ilkesi, kanunsuz vergi konulamayacağı ilkesi. Sıralanan bu hakların o günkü Batılı örneklerden pek geri kalır yanı yoktur. Ne var ki, tüm bu haklar ‘platonik’ bir değer taşırlar: çünkü bunlar bir güvenceye bağlanmış değildirler, bu Anayasa da, özellikle bir 113 madde vardır ki, Padişah bu maddenin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, ‘hükümetin emniyetini ihlal edenleri’ basit bir zabıta soruşturmasından sonra memleketten sürebilecekti. Böylece Hükümdarın eline verilen bu müthiş silah, Anayasanın tanıdığı bütün hak ve özgürlüklerin değerini bir çırpıda sıfıra indiriyordu.

İkinci Meşrutiyet, 1876 Anayasasında, ister istemez değişikliklere gider. Bu değişiklikler, genel olarak, hükümdarın yetkilerinin sınırlanması, buna karşılık parlamentonun yetkilerinin genişletilmesi yönünde olur. Bu konuda en önemli yenilik, 113 maddenin Padişaha verildiği yetkinin anayasadan çıkarılması olur. Ayrıca, 1876 Anayasasında olmayan iki klasik özgürlük getirilmiştir, bunlardan, 119 madde ‘haberleşmenin gizliliği’ esasını koyarken, 120. madde de ‘toplanma ve dernek kurma’ özgürlüklerini tanımaktadır.
1921 Anayasası kamu özgürlüklerinden ya da insan hakkından söz etmez. O günkü gündemin başında “bağımsızlık” gelmektedir. Bize göre bu haklar daha çok insandan önce, tüm ulusun emperyalizm karşısındaki haklarıdır.
1924 Anayasasıyla, kamu özgürlükleri,’ ’Türklerin, Hukuku Ammesi’’ başlığı altında yeniden kabul edilir. Ne var ki, iki şey eksiktir. Anayasanın haklar ve özgürlüklerine, 1789 modeli klasik çerçeve egemendir. 1924 Anayasa koyucu, sosyal içerikli özgürlük anlayışına, o zamanın anayasalarına yeni girmeğe başlayan örneğin Weirmar Anayasası iktisadi ve sosyal haklar akımına yabancı kalmıştır. Belki toplumda eksikliği de henüz duyulmadığından böyledir. Ama asıl önemlisi özgürlüklerin güvencelerden, özellikle yargısal güvencelerden yoksun olmasıdır. 1961 Anayasası, 1924 Anayasasının yerini alıncaya kadar özgürlükler sisteminde bu iki eksiklik sürecektir.1961 Anayasası ise, getireceği özgürlükler sisteminde, en başta bu iki eksikliği giderecektir.
1961 Anayasası getirdiği haklar ve özgürlükler yönünden bizim Anayasacılık birikimimize çok ileri ve yeni kavramlar, boyutlar kazandırmıştır. 1961 Anayasası, klasik hak ve özgürlüklerle yetinmemiş, ailenin korunması, mülkiyet, çalışma, sağlık, toplumsal güvenlik, ücret gibi konulara da açılarak kişinin toplumsal ve ekonomik haklarının varlığına değinmiştir. Kişi ancak bu hakların varlığı ve bunların işler, geçerli olmasıyla özgürdür, özgür insan olarak yaşama hakkına sahip olacak; klasik hak ve özgürlükleri de bunlarla birlikte bir anlam taşıyacaktır.
1982 Anayasası için ise, bu alanlarla ilgili olarak olumlu şeyler ifade etmek oldukça zordur. 1982 Anayasası demokratik liberal anayasa teorisi anlamındaki özgürlük garantilerinin bir belgesi olmak yerine, insan hakları sınırlama ve ihlallerine meşruluk kaynağı kimliğine bürünmüştür. 1982 Anayasası, bu tercih ve özelliklerin doğal bir sonucu olarak, özgürlük ihtiyacı ile belirlenen toplumsal ve evrensel gelişmelerin gerisinde kalmıştır. Kişinin ikinci plana itildiği ve demokratikleşme ve özgürlük arayışlarının önünde bir engel oluşturan bu anayasa da insan hakları konusunda değişiklikler yapılması zorunluluk arz etmektedir.
Kaynakça:
Akıllıoğlu, Tekin, Temel Haklar Hukukuna Çiriş., A.Ü.S.B.F. Yayınlanmamış Ders Notları, Ankara: 1980.
Alev Alatlı (Derleyen), Batıya Yön Veren Metinler. İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya MYO. Kapadokya, 2010.
Kapani, Münci, Kamu Hürriyetleri, Yetkin Yayınları, Ankara: 1993.
Rouseeu, Jean, Jacques. İnsan Haklan. (Çev. A. Ekmekçi-A.Türker). İletişim Yayınları.
Sancar, Muzaffer., “İnsan Haklan Açısından 1982 Anayasası”, Amme İdaresi Dergisi, TODAİE Yayını, C.25, S.2, Ankara: 1992.
Sencer, Muzaffer.” İnsan Haklan Açısından İngiliz, Devrimi”, Amme İdaresi Dergisi, TODAİE Yayını, C.23, S.2, Ankara: 1992.
Tanör, Bülent, “Türkiye’nin İnsan Haklan Sorunu”.
Dr. Ülkü Varlık Arşivi
Dr. Ülkü Varlık Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Öğretim Üyesi
‘’Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.’’
Hz.Ali
Öğretmenler Günü’ne ayırdığım bugünkü yazımı iki alt başlık altında topladım. Birincisi, gerçek bir öğrenci – öğretmen hikayesini paylaşmak ve kıssadan hisse çıkarmak. İkincisi ise, Atatürk’ün öğretmenlerin değerini anlatan kısa bir anekdot.
I. Yaşanmış Bir Öğretmen – Öğrenci Hikayesi.
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler dershaneden çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.
Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
– Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
– Sizinle biraz konuşmak istiyordum öğretmenim.
– Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
– Ahmet arkadaşımız var ya.
– Evet, ne olmuş Ahmet’e?
– Durumları pek iyi değil galiba öğretmenim. Annesi, beslenme çantasına pek bir şeyler koymuyor.
– Eee?
– Ona yardım etmek istiyorum. Ama kendisi, benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Ali, cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini bir an zihninden geçirdi… Bildiği kadarıyla ailesinin durumu gerçekten iyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu da değildi. Buna karşın, bir arkadaşına yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
– Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pek iyi değil. Yanlış mı biliyorum?
– Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
– Nerede çalışıyorsun?
– Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi biraz zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bir şeyler söylemeliydi. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursam, belki bir yolunu bulur onu vazgeçirebilirim diye zihninden geçirdi.
Nurhan Öğretmen, Ali ye döndü:
– Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
– Çok zengin bir işadamı.
– Niçin?
– İnsanlara daha çok yardım etmek için.
– Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pek iyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğunda insanlara yardım edersin. Olmaz mı?
– Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
Neden olmaz?
Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: ‘Ağaç yaş iken eğilir’, deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.
Üçüncüsü : Daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
– Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
– Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen in gözleri dolmuştu. Başını evet anlamında sallarken Ali’yi evine yolladı. Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine farkına varmadan oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk simit paraları, Cennet’i satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi, ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı, ağladı…
Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken okulun bekçisi Sadık, ‘’bozuk simit paraları ile cenneti satın almak, bozuk simit paraları ile cenneti satın almak’’ diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, Ne dediniz hocam? demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti
Hikayeyi beğendiyseniz ve Ali den duygulandıysanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetli idi.

***
II. Atatürk ve Öğretmenlerin Değeri
Atatürk, Kayseri’de fizik öğretmeni Abdullah Efendi’nin dersine girer. Öğretmen, sanki sınıfta Atatürk ve arkadaşları yokmuş gibi, son derece doğal bir şekilde dersine devam eder. Bir ara Atatürk kara tahtanın önünde durunca, öğretmen;
Paşam biraz çekilir misiniz? Çocuklar tahtayı göremiyor, demez mi…Zil çalıncaya kadar Abdullah Efendi dersine devam eder. Zil çalınca herkes bir fırtına beklerken, Atatürk hayranlıkla Abdullah Efendi’ye bakarak şöyle der:
‘’İşte dershaneyi bir mabet, dersi ibadet gibi gören gerçek öğretmen. Bugün vatanımızda bir milli kudret varsa, o cereyan, felaketlerden ders alan ulusun kalp ve dimağından doğmuştur.’’
***
Dünyanın en değerli varlıkları olan siz öğretmenler! Bugün, Türk öğretmeninin şeref günüdür. Ona olan saygıyı yenileme, onun yüceliğini anma günüdür. Böyle anlamlı bir günde başta başöğretmenimiz Mustafa Kemal atatürk olmak üzere hepinizi sevgiyle, candan kutluyorum.
Öğretmenler gününüz kutlu olsun.
Kaynakca.
Dr.Ülkü Varlık Arşivi

‘’Eğemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Yasama ve yürütme gücü, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır.
Bu iki kelimeyi özetlemek mümkündür; Cumhuriyet.’’
Mustafa Kemal Atatürk
Dr. Ülkü Varlık – Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi
29 Ekim1923 ülkemizde millet egemenliğine dayalı demokratik yönetiminin ilan edilişinin 102. yıl dönümüdür. Tüm ülkede Cumhuriyetin ilanı, ilk günkü gibi heyecan ve coşku içerisinde bayram olarak kutlanıyor.
Bugüne nasıl geldik, bu günün taşıdığı anlam ve önem nedir? Bunu görmemizde yarar vardır.
9 Eylül 1922’de Ege’de elde edilen kesin zaferle, Kurtuluş Savaşı’nın silahlı mücadele kısmı sona ermişti. Bundan sonraki mücadele Türk milletini, her alanda gelişmiş milletlerin seviyesine ulaştırmaktı. İlk olarak Cumhuriyet’in ilan edilmesine karar verildi. Mustafa Kemal, ‘’Türk Ulusu’nun yaratılışına ve karakterine en uygun olan yönetim, Cumhuriyet yönetimidir’’ diyerek Cumhuriyetin ilanının Türk milleti için taşıdığı önemi belirlemiş oluyordu.
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla yeni bir Türk Devleti kurulmuştu. Millet egemenliğine dayanması ve demokratik bir yapıya sahip olması nedeniyle bu devletin isminin ‘’Cumhuriyet’’ olması gerekiyordu. Ancak o günkü siyasi ortamın uygun olmaması nedeniyle ismi açıklanmamıştı.

Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının ardından, görevini tamamlamış olan Birinci TBMM, 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar vererek dağıldı. Bu arada, Mustafa Kemal yeni Meclis açılışına yetiştirmek üzere yeni bir anayasa tasarısı hazırlattı. Bu tasarı hazırlanırken Mustafa Kemal zaman zaman toplantılara başkanlık etmiş ve sık sık milli hükümetin cumhuriyet özellikleri taşıyor olmasına rağmen bu durumu açıkça ilan etmemenin devlet idaresinde eksiklik olduğu hissini vereceğini ve ilk fırsatta cumhuriyeti ilan edip bu düşüncenin ortadan kaldırılması gerektiğini anlatarak meclisi cumhuriyet fikrine alıştırdı.
İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin oluşturulmasını hemen ardından artık, var olan rejimin de bütün açıklığı ile ortaya konulması ve yeni devletin başkanının seçilmesi gerekiyordu. O güne kadar bu görev Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı olarak Atatürk tarafından yürütülmüştü.
Ayrıca, 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılınca devlet şeklinin ne olacağı üzerinde tartışmalar başlamıştı. Özellikle hanedan yandaşları, halifenin durumunun güçlendirilerek onun bir çeşit devlet başkanı olarak gösterilmesini istiyorlardı. Hatta, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından hemen sonra Rauf Orbay, başbakanlıktan ayrılırken, Mustafa Kemal’e hilafet makamını kast ederek, ‘’Devlet Reisliği makamını takviye ediniz.’’ Diye rica etmişti. Bu gerçekleşirse, saltanat geri gelecek demekti. Bu olasılığın gerçekleşmesine engel olmak için devletin bir cumhuriyetin olması gerekiyordu. Nitekim, Rauf Bey’in ne demek istediğini gayet iyi anlayan Atatürk ‘’Dediğinizi yapacağıma emin olunuz’’ cevabını verirken aklından geçirdiği cumhuriyetin ilanı ve devlet başkanlığının güçlendirilmiş cumhurbaşkanı makamıyla temsil edilmesiydi.
Cumhuriyetin ilanı öncesinde TBMM de devletin geleceğiyle ilgili olarak esas itibariyle üç fikir çatışma halindeydi:
1. Meşrutiyet’e tekrar dönülmesini savunanlar ki, bunlar Halife Abdülmecit’in devletin başına geçirilmesini ve yetkilerinin genişletilmesini istiyorlardı.
2. Cumhuriyet’in bir oldu bitti şeklinde getirilmesine karşı olanlar, yeni anayasa taslağının enine boyuna görüşülmesini, halife ve hilafet makamına sadık kalınmasını onayladıkları gibi halifeye daha fazla yetki tanınmasını istiyorlardı.

3. Cumhuriyet’in en kısa zamanda ilan edilmesini isteyen inkilapçılara göre, anayasanın tümü üzerinde yapılacak görüşmeler zaman alacağından öncelikle Ankara’nın başkent olmasının ardından hızla Cumhuriyet’in ilan edilmesini gerektiğini düşünüyorlardı. Bu maksatla hazırlanan kanun teklifi TBMM’ye iletildi. TBMM’de yapılan görüşmelerin sonunda 13 Ekim 1923’te Ankara’nın yeni Türk Devleti’nin başkenti olmasına dair kanun kabul edildi. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu üçüncü fikri savunuyordu.
İkinci Meclis toplandıktan sonra Fethi Okyar başkanlığında oluşturulan İcra Vekilleri Heyeti (şimdiki Bakanlar Kurulu) bir türlü uyumlu bir çalışma içerisine giremedi ve önemli memleket meselelerini ele alamadı. Ayrıca Mecliste oluşan gizli bir ayrılıkçı grup hükümetin iş görmesine engel olmaya başlamıştı. Bu durumdan şikayetci olan Bakanlar Kurulu Başkanı Ali Fethi Okyar bey ve diğer vekillerin 25 Ekim’de Çankaya’da Mustafa Kemal Başkanlığında yaptıkları toplantıda aldıkları ortak kararla istifa etmeleri üzerine başlayan hükümet krizinin uzaması ve Meclisin güvenini kazanacak yeni bir kabine kurulamaması devletin yönetimi konusunun acilen çözülmesini gerekli hale getirdi. Bu gelişmeler üzerine, Mustafa Kemal 28 Ekim akşamı Çankaya Köşkü’nde verdiği yemek sırasında yakın çalışma arkadaşlarına ‘’Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.’’ Diyerek krizden çıkış yolunu gösterdi. Yemekte bulunanların da içtenlikle desteklemeleri üzerine, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü yemekten sonra bir araya gelerek bir kanun tasarısı hazırladılar. 29 Ekim günü önce Halk Partisi Meclis Grubunda, ardından da TBMM’de kabul edilen tasarıya göre halen yürürlükte olan 1921 Anayasası’nın birinci maddesinin sonuna ‘’Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir.’’ İlavesi yapıldı. Akşam saat 20.30’da ilan edilen Cumhuriyet’in ardından derhal yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde, Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olarak seçildi.
Cumhuriyetin ilanı, bir taraftan Milli Mücadele’nin askeri ve siyasi alanlardaki zaferi ve demokratik ilkelere göre kurulan yeni devletin bu yöne doğru gelişmesi diğer taraftan da Osmanlı Hanedanı’nın Milli Mücadele’ye karşı takındığı tavrın ve dünyada egemen olmaya başlayan yeni bir anlayışın yani demokratik yönetimin yerleşmesinin kaçınılmaz sonucuydu. Osmanlı Devleti yüzyıllarca süren bir yönetimden sonra çökmüştü. Bu çöküşün en büyük sebebi devletin ve toplumun her kademesine yayılan eski-yeni, geri-ileri, taassup-çağdaşlaşma çatışmasıydı.

Ayrıca, XX. Yüzyılda bir milletin kaderinin bir hanedana bağlı olması, mantık, hak hukuk ve çağdaş devlet anlayışı bakımından anlamını yitirmişti. Diğer dünya devletleri de tek bir kişinin veya grubun yönetiminden kurtulma mücadelesi vermeye başlamışlardı. Mutlak ve genellikle ilahi kaynaklı oldukları için sorgulanamaz ve eleştirilemez diye nitelenen yönetimlerin, halk hareketleriyle yıkılması ve güçlerin kaynağını onları iktidar yapan halk desteğinden alan demokratik rejimlere yerlerini bırakmaları kaçınılmaz bir süreçti. Bu çerçevede, kurulan yeni Türk devleti de 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla bu yolu seçmişti. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıysa sadece gelinen son noktanın ilanından ibaretti.
Sonuçta Cumhuriyet’in kurulmasıyla halk idaresi gerçekleşmiş, millet bir kişiye kul olmaktan kurtulmuş ve kendini idare edecekleri seçmeye hazırlanan vatandaş olmuştu.
Cumhuriyet idaresi Türk toplumuna bir çok değer kazandırdı. Cumhuriyet Hükümetinin lider kadrosu, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi siyasi ve iktisadi alanda tam bağımsız devlet olma yolunda verdiği mücadeleyi de çok zor koşullarda gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet Hükümeti bir yandan ülkeyi gelenekçi Osmanlı anlayışından kurtararak çağdaş, ulusal bir toplum yaratmaya çabalarken, bir yandan da ekonomik gelişmesine büyük önem vererek izlediği politikalarda genelde ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullara uymuştur.
Atatürk cumhuriyeti şu sözlerle tanımlar. ‘’Eğemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yasama ve yürütme gücü, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. Bu iki kelimeyi özetlemek mümkündür; Cumhuriyet.’’
Mustafa Kemal’in gençliğinden beri benimsediği ilk ulusal ideal rejim sistemi de cumhuriyettir. 1908 Meşrutiyeti’nden önce Selanik’teki ordu karargahında kurmay subay olarak bulunurken yakın arkadaşlarıyla yaptığı tartışmaların birinde ‘’Türkiye için en iyi devlet şekli nedir? Diye sormuştu. ‘’Meşrutiyet’’ cevabını alınca, Mustafa Kemal, ‘’Meşrutiyette de başta bir hükümdar vardır. Onun istibdadını önlemek çok zordur. Bu ülkeyi yükseltecek idare cumhuriyettir.’’ Şeklinde kendi görüşünü belirtmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen ve 1961 yılına kadar yürürlükte kalan anayasa ile devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığı ilkesi de uygulamaya sokulmuştur. Demokratik yönetimin özünü oluşturan kuvvetler ayrılığı, kamu düzenini sağlayan yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız kılınmasıdır. Bu üç işlev ve onları yerine getiren organlar birbirlerinden ne kadar bağımsız iseler o oranda birbirlerini denetler ve yanlışlarını düzeltirler. Dolayısıyla toplum da, o oranda demokratik ve çağdaş olur. Atatürk’ün amaçladığı devlet ve toplum düzeni de budur.
Sonuç
Sonuç olarak; Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş devletler düzeyine ulaştırmak için yaptığı Türk İnkılabı, büyük zorluklara rağmen gerçekleştirilmiş eşsiz bir inkılaptır. İnkılabın başarısını mucize olarak niteleyebiliriz. Bu başarıda Atatürk’ün payı büyüktür. Atatürk’ün Osmanlıdan devraldığı miras, borç batağında çökmüş bir devletti. Atatürk’ün elindeki tek kaynak Türk Milletinin derin tarihsel deneyimi, bu deneyim ile yoğrulmuş ileriye dönük başarma azim ve iradesi idi. Atatürk’ün, milletinin bu tarihsel birikimine inanan ve ona güvenen liderliğiyle XX.yüzyılın Türk Mucizesi yaratıldı. Tarih sahnesinden silinmek istenen ülke bu müthiş insanın yöntemiyle 15 yıl gibi çok kısa bir sürede; kendi silahını, gemisini, uçağını yapabilen, geleceğe güvenle bakan mutlu insanların yaşadığı, uluslar arasında saygın bir düzeye erişmiş, kimseye borcu olmayan, dostluğu aranan, düşmanlığından korkulan bir ülke durumuna gelmiştir.
Cumhuriyet Bayramı’nın tüm Türk milletine kutlu olması dilek ve temennisiyle bizlere bu günleri armağan eden başta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehit, gazi ve kahramanlarımıza şükran ve minnetlerimi sunuyorum.
Kaynaklar.
*Kara Harp Akademisi Dergileri.
*Mustafa Kemal Atatürk. Nutuk.
*Dr. Ülkü Varlık Arşivi