eşya depolama
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
bandstanddiaries.com
sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
Dr. Ülkü Varlık

Dr. Ülkü Varlık

31 Ağustos 2026 Pazartesi

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI VE BÜYÜK TAARRUZ

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI VE BÜYÜK TAARRUZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık            

Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi                                                                                                                  

Öğretim Üyesi  

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

VE BÜYÜK TAARRUZ

( 26 AĞUSTOS – 9 EYLÜL 1922 )

Zafer, ’’Zafer benimdir‘’ diyebilenindir.

Başarı ise, ‘’Başaracağım’’ diye başlayarak

sonunda’’Başardım’’ diyebilenindir.

Mustafa Kemal Atatürk                           

     Ağustos Ayı Türk Ulusal Yaşamı bakımından hareketli ve kutsal bir aydır. Birçok  Büyük Türk zaferi hep bu uğurlu ayın sıcak günlerinde kazanılmıştır. Tarihte on altı büyük imparatorluk kurmuş devletimizin, anılan ay içerisinde kazandığı tüm zaferleri bu sütunun kısıtlı olanakları içinde özet olarak sunmak dahi oldukça zor. Ancak, bunlardan bazılarına aşağıda yer verilmiştir.

Türk Ulusal Yaşamında Ağustos Ayı’nın Önemi

     26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ile Türk Devleti’nin temeli atılmıştır. 22 Ağustos 1389 Kosova’da Rumeli’nin Balkan Savaşlarına kadar süren, beş asırlık yazgısı (kaderi) çizilmiştir. 11 Ağustos 1473 Otlukbeli’nde doğunun eğemenliği sağlanmıştır. 23 Ağustos 1514 Çaldıran’da; Bayburt’tan Van’a Maraş’tan Mardin’e, Bitlis’ten Diyarbakır’a kadar, Doğu Anadolu’nun tümü kazanılarak Türk topraklarına eklenmiştir.

     24 Ağustos 1516’da Mercidabık’ta sadece dört saatlik bir savaş ile Toros Dağları’nın ötesinde yer alan Anadolu, Suriye ve Filistin ele geçirilmiştir. 29 Ağustos 1526’da Mohaç’ taki ikindiye doğru başlayan cenk, iki saat gibi kısa bir sürede Türk zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu çok kısa savaş sonrasında ise, Türk Ulusu yaklaşık iki yüzyıla yakın Avrupa kıtası’nın ortasında da yer edinmiş, bayraklarını burçlarda dalgalandırmıştır.

     Bir ordu ki, hiçbir ulusun ordusuna bu zamanda bu teknik olanaklarla bile sahip olunamayacak beş kıt’ada at koşturmuştur. Sınırlarını Tuna’dan Viyana kapılarına kadar dayamış, her gittiği yere erdem, merhamet duygularını da birlikte götürerek, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır.

Büyük Taarruz ya da Anadolu Mucizesi

     Bundan 104 yıl önce, bir Ağustos Ayı’nın yine sıcak günlerinde kazanılan ve Türk Tarihinde yepyeni bir dönemin başlayabilmesinin bir işareti olan ve Türk Ulusu’nun yazgısını değiştiren, Ulusal Tarihimize “Başkomutanlık Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz” adı ile geçen bir zaferin yıldönümünü kutluyoruz.

     Son Türk Devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanının en güçlü devletlerinden biri olmasına karşın tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenlerle yıpranarak Birinci Dünya Savaşı sonunda bağlaşıklarının (müttefik) savaşı kaybetmesiyle yenik sayılarak 03 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Silah Bırakışması (mütareke) sonucunda kesin olarak ülke toprakları parçalanmaya tabi tutuluyordu.

     “Hasta Adam” olarak nitelendirilen İmparatorluğun bu durumundan yararlanarak Türkler’i ve Türklüğü yok ederek Bizans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmek sevdasına düşenler 13 Mayıs 1919 günü İzmir Rıhtımı’na çıktılar.

     Türk Ulusu’nun yaşayış biçimine ters düşen bir tutum ve davranış karşısında, bu saldırılara ilk karşı koyma 28-29 Mayıs günleri Ayvalık’ta 172. Piyade Alayı tarafından yapıldı. Daha sonra, Birinci ve İkinci İnönü savaşları sonrasında saldırganın üstün kuvvetleri, Sakarya Bölgesi’ne çekilmek zorunda bırakıldı. Bu savaşlar gerçekten stratejik ve taktik bilgilerin yanı sıra Türk subay ve erlerini cesaret ve kahramanlıklarını birlikte ifade edebilecek bir denklem görünümündedir.

     13 Ağustos 1921 günü başlayan ve 20 Ağustos sabahı artık önlenmesi olası olmayan bir çığ gibi ilerleyen Büyük Türk Taarruzu 30 Ağustos 1922 günü düşman ordusu’nun yenilmesi ile sonuçlanarak Türk Ordusunun yenilmezliğini bir kez daha tüm dünyaya ilan ediyordu.

      Bir çok yabancının “Anadolu Mucizesi” diye baktıkları Kurtuluş Savaşı’nın gerçek başarısı, toplu tüfekli dövüşten çok fazla, bu yeniden yaratılan ordu için sarf edilen inanılmaz çabada, dökülen terde ve tek bir sözcük ile, bu kağnı seslerinde saklıdır. Gerçek mucize, elindekini avucundakini vererek, gerektiğinde cephaneyi sırtında taşıyarak milletin katlandığı özveri ile pırıl pırıl bir ordu yaratılmasıdır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kıymeti, gerçek büyüklüğü göğüs göğüse dövüşmekten çok daha önce,  yoktan varoluşta yatar. Bu önemli nokta yeterince kavranmadıkça da, Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu ve aslını anlamak olası değildir.

     Sakarya’dan bir ay sonra Türk Ordusunun Eskişehir-Afyon hattına henüz ulaştığı sıralarda birlik komutanı Ali İhsan Paşa’nın Cephe Komutanlığına verdiği 15 Ekim 1921 tarihli rapor, askerin o günlerdeki halini çok açık bir şekilde gözler önüne serer:

     “Dün 8′ nci Tümenin bütün birliklerini teftiş ettim. Birlikler, âdeta ellerine çıplak ve kirli bir tüfek verilmiş bir yığın fukara halin­dedir. Askeri üniformalı yüzde beş insana rastlamadım. Köylü kıyafetler vücutlarını ko­ruyacak bir halde olsa yine şükredeceğim, fa­kat yarıdan fazlası yırtık, tamamen mevsimin şiddetine maruz ve mah­kûmdur. Kaput(palto), ancak yüzde beş oranında var, ayakkabıların yarısı kullanılmayacak du­rumda. Don, gömlek, pamuklu ve çorap gibi bol olması gereken şeylerde bile ihtiyacın ya­rısı  karşılanabilmiştir…’’

Mustafa Kemal Atatürk’ün Askeri Dehası

     Ancak, tüm bu güç koşullara karşılık, Büyük Taarruz için hazırlanan plana göre, düşmana hiç beklemediği bir yerden, Afyon gü­neybatısındaki sarp dağlık bölgeden, kuvvetin büyük kısmıyla taarruz etmeye karar verildi. 30 Km.’lik bu bölgeye 1’ nci Ordunun 1’ nci, 2’ nci ve 4’ ncü Kolordularına bağlı 11 tümenle bir müstakil tümen, 5’ nci Süvari Kolordusuna bağ­lı üç tümen getirildi. Bu kuvvetler kuzeye doğ­ru taarruzla düşmanın gerisine düşecek ve ba­tıya doğru çekilmesine fırsat vermeden, onu bir imha muharebesine mecbur edecekti. Af­yon’dan Eskişehir’e kadar uzayan 130 km’lik cephe kısmına ise büyük bir cesaretle 7 tümen ayrıldı. Bu kuvvetin de siklet merkezi Afyon kuzeyi  bölgesinde  oluşturuldu. Eskişehir bölgesi ise, hemen hemen boş denecek kadar zayıf tutul­du. Hazırlanan taarruz plânına göre 1 nci Or­du kuvvetleri Afyon batısından kuzeye doğru taarruza geçtiklerinde, Afyon doğusu ve kuze­yinde bulunan 2 nci Ordu kuvvetleri de taar­ruzla düşmanın, kesin sonuç almak istediğimiz 1 nci Ordu bölgesine kuvvet kaydırmasına en­gel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını kendi üzerine çekmeğe çalışacak ve Süvari Kolordusu da Ahır Dağlarından aşa­rak düşman yan ve gerilerine taarruz edecek, düşmanın İzmir’le telgraf ve demiryolu irtiba­tını kesececekti.

     İki ordunun insan ve tüfek yönünden aşa­ğı yukarı birbirine denk olmasına karşın makineli tüfek, top, uçak ve özellikle motorlu araç­lar yönünden   üstünlük karşı tarafta idi. Çünkü Türk Ordusunun elindeki tüfek,  makineli tüfek ve toplar hem eski model hem de de­ğişik cins ve tipteydi ve bu yönüyle de cepha­ne ikmalinde Türk Ordusu büyük zorlukla kar­şı karşıyaydı. Bazı topların cephanesi son derece az­dı. Örneğin, 2 nci Kolordu emrindeki havan bataryasının sadece 56 mermisi vardı. Ayrıca, Türk Ordusundaki  topların  hiç   birinin   yedek  parçası bulunmuyordu. Düşman topları seri ateşli ve bol cephaneliydi. Tüfek ve makineli tüfekleri aynı cins ve  yeniydi, cephaneden  yana  da herhangi bir sıkıntıları yoktu.

     Yalnız süvari (kılıç) olarak Türk ordusu büyük bir üstünlüğe sahipti. Bir taarruz ve özellikle de takip harekâtında tank ve motorlu araçların bulunmadığı o zamanki savaşlarda, süvarinin oynayacağı rolün çok önemli olduğu yadsınamazdı.

İsmet Paşa bu konuyu anılarında sevinçle ve biraz da gururla anlatır

     İsmet Paşa bu savaşla ilgili anılarını şöyle anlatır; “Süvari kolordusu, Türk Ordusunun sayı olarak o zamana kadar görmediği bir süvari kıtası haline geldi. Her türlü silahı ile, topu ile mükemmel bir kıta. Evet, büyük bir süvari kuv­veti meydana getirdik. O zaman, Mohaç’tan sonra en büyük süvari kuvvetini ben kullanı­yorum diye çalım yapardım.”

     Mustafa Kemal Paşa, ordu birlikleri arasında bir futbol maçı organize edilmesi bahanesiyle ordu komutanlarını Akşehir’e davet etti. Böylece karşı tarafın ve İşgal Devletlerinin dikkatleri çekilmeyecekti. 28 Temmuz gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri verdi. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 20 Ağustos 1922’de Ankara’dan Akşehir’e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. Çok gizli bir şekilde yürütülen bu olayları kamuoyundan saklamak maksadıyla, 21 Ağustos’ta Çankaya köşkünde bir çay daveti verileceği gazete ve ajanslara bildirilmişti.

Savaşın seyri ve sonucu

     Savaş başladıktan kısa bir süre sonra,Anadolu’daki düşman kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edilmiş kalan bölümü ise 3 grup halinde çekilmekteydi. Bu durum karşısında Çalköy’de yıkık bir evin avlusu içinde Mareşal Gazi Mustafa Kemâl, Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet Paşa ile kırık bir kağnı arabasının başın­da buluşarak karşı taraf ordusunun kalıntılarını ta­kip etmesi için Türk ordusunun büyük kısmı­nın İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaş­tırmışlar ve müteakiben de Gazi Mustafa Ke­mâl «Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!» emrini vermişti. 1 Eylül 1922’de Türk Ordusu­nun takip harekâtı başladı. Muharebelerden kurtulan düşman kuvvetleri, İzmir’e Dikili’ye ve Mudanya’ya doğru geri çekilmeye başladılar.

     30 Ağustos Zaferi, Türk Ulusu’na takılmak istenen tutsaklık zincirinin parça parça edildiği gündür, 30 Ağustos kahramanlıklarla dolu olan Türk tarihinin en parlak güneşlerinden birinin doğduğu gündür. O günleri gören ve yaşayan yazar Falih Rıfkı Atay‘ın 30 Ağustosla ilgili değerlendirmesi ise şöyle: ’’Bugün bağımsız bir devlet kurmuşsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini ve her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.’’

     Bu yıldönümü nedeniyle, Türk Ulusu’nun devamlılığı ve yükselmesi için ölümü hiçe sayarak kan döken ve savaşan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onun yakın silah arkadaşları İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir paşalar ile tüm şehitlerimizi, gazilerimizi sonsuz şükranlarımızla anarken dün olduğu gibi bugün de Türk Ulusu’nun gururu,  iftiharı olan gözbebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetlerimize gönülden başarılar diliyorum.

Yararlanılan Kaynaklar

*  Falih Rıfkı Atay, Çankaya. Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, Ekim, 1999. 

*  Fahri Belen, Büyük Türk Zaferi, Ankara, 1962 (Ekler Bölümü.)

*  T.C. Gen. Kur. Bşk.lığı ve K.K.K. lığının konu ile ilgili çeşitli yayınları    

* ‘’Türk Silahları Kuvvetleri ve Atatürkçülük’’, Genel Kurmay Başkanlığı Yayını, Ankara,  1973

*  Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Zafer sonrası Mustafa Kemal Atatürk ve Silah arkadaşları İzmir Saat Kulesi önündeler
Devamını Oku

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCU BELGESİ VE TAPUSU LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NIN 103.YILI KUTLU OLSUN

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCU BELGESİ VE TAPUSU LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NIN 103.YILI KUTLU OLSUN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık                                                                                                          

Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi                                                                                                                  

Öğretim Üyesi  

‘’ Gençliğin gösterisinden pek memnun oldum.

Lozan Antlaşması imzası gününün ulusal bayram sayılmasında isabet vardır.

Lozan Barışı Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır.’’

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

     Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerinde canlanan Türk Ulusu, tarihin nadir kaydettiği zaferleri kazanarak, düşmanı kendi öz vatanından, Misak-ı Milli (Ulusal Ant) çizdiği topraklardan atmıştır. Lozan Barış Konferansı ile yalnız Yunanistan ile harbe son veren bir barış antlaşması imzalanması söz konusu değildi. Asıl ya da ana konu Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri ile hesaplaşma, hukuksal ve siyasal yönden uyuşmazlıkları sonuçlandırma,  yüzyıllardan beri süregelen sorunlara çözüm bulma idi. Başka bir anlatımla tüm ‘’Doğu Sorunu’’ Lozan Konferansı’nın ana konusunu oluşturuyordu. 

Lozan Barış Konferansı ve Antlaşması.

     Lozan Barış Konferansı 20 Kasım 1922 günü İsviçre’nin Lozan Kenti’nde (Lousanne) açıldı. Türkiye’yi İsmet Paşa temsil ediyordu. Vekiller Heyeti başkanı Rauf Orbay bu görevi üstlenmek istemişti fakat İsmet İnönü’nün Mudanya’da göstermiş olduğu başarı dolayısıyla Atatürk onu daha uygun buldu. İsmet İnönü bu arada TBMM tarafından Hariciye Vekili seçildi. Tarafsız İsviçre Federal Devleti’nin Başkanı Monseieur Hab’ın konuşması ile açılan konferansta Lord Curzon’dan sonra İsmet İnönü söz aldı, adet olan nezaket sözleri yerine Türkiye’nin çok acı çektiğini ve artık özgür ve bağımsız bir ülke olmak istediğini söyledi. İsmet İnönü aylarca süren Lozan Maratonu’nda bıkıp usanmadan bu düşünceyi tekrarladı, galip devletlerin temsilcilerine anlatmaya çalıştı. Konferans bir türlü sonuca ulaşamayınca, İngiliz Murahhası ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon kendince bir taslak hazırlayarak İsmet İnönü’ye verdi. 4 Şubat 1923 günü belirli bir saate kadar kendisine olumlu bir yanıt verilmezse trene binip konferansı terk edecekti. Bu bir ultimatomdu (son uyarı). Araya girenler, uğraşanlar oldu, fakat İnönü taslağı kabul edilebilir olarak görmüyordu. Bu taslakla beraber böylece görüşmelerin birinci bölümü sona ermiştir Curzon gün ve saati geldiğinde trene binip gitti. Konferans 2,5 ay çalıştıktan sonra dağılmıştı.

     Kesinti yaklaşık 3 ay sürdü. 20 Kasım 1922’de toplanan konferans 4 Şubat 1923’de çıkan anlaşmazlık sonrası kesilmiş, 23 Nisan 1923’de ikinci defa toplanarak 24 Temmuz 1923 tarihinde bu önemli barış antlaşması toplantıların yapıldığı İsviçre kentinin ‘Beau Rivage Sarayı’nda’ imzalanmıştır.

Lozan Barış Antlaşması ve Diğer Savaş Sonrası Barış Antlaşmaları.

     Lozan Barış Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı’na son veren, İtilaf Devletleri ile Almanya’nın imzaladığı Versailles, İtilaf Devletleri ile Avusturya’nın imzaladıkları Saint-Germain; İtilaf devletleri ile Macaristan arasındaki Trianon ve nihayet İtilaf devletleri ile Osmanlı Devleti’nin delegelerince imzalanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından reddedilen Sevr Barış Antlaşmalarından biçim ve içerik bakımından tamamen ayrılır.

Lozan Konferansı’nın Ana Sorunları.

     Lozan Barışı 8 ay süren çetin ve uzun müzakereler sonrasında, Lozan Üniversitesi’nin merasim salonunda imzalanmıştır. Lozan’da imzalanan ve Lozan Barış Antlaşması olarak adlandırılan belge tek bir metin değildir. 143 maddelik ana belgeye ekli çeşitli konular için hazırlanıp imzalanan 15 belge daha vardır. Ana belge Türkiye ile İngiltere, Fransa, Japonya, Yunanistan, Romanya, Rusya, Yugoslavya arasında imzalanan “Barış Antlaşması”dır. Buna daha sonra Belçika ve Portekiz de katılmıştır

Lozan Barış Antlaşması ile Düzenlenen Ana Konular.

     Lozan Barış Antlaşması’nın ön sözünde, devletlerin istiklal ve hakimiyetine saygı gösterilmesi esasına dayandırıldığı ifade edilmiştir. Bu ilke Yeni Türkiye’nin, Birinci Dünya Savaşı galipleri ile eşit koşullar altında, Lozan’da siyasal bir mücadeleye girişildiğini gösteren bir hükümdür. Burada Türk istiklal ve hakimiyetinin tanınması da önemlidir.

     Lozan’da imzalanan bu antlaşmayla ona ekli tutanak, bildiri ve sözleşmelerin Türkiye sınırları, kapitülasyonlar, boğazlar, azınlıklar, devlet borçları, savaş tazminat borçları ile ilgili olarak önemli sonuçlara varılmıştır. Türkiye yönünden varılan başlıca sonuçlar kısaca şöyledir:

Türkiye’nin Sınırları.

     a.Güney Sınırı: Suriye ile olan sınırımız,  20 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile imzalanan “Ankara Antlaşması” gereğince herhangi bir sorun çıkmadan kabul görmüştür.

     b.Irak Sınırı: Lozan Barış Antlaşması’nda, İngiltere ile anlaşılamadığı için Irak sorunu çözülememiştir.

     c.Batı Bölgesi Sınırı: Batı Bölgesi sınırı “Misak-ı Milli”ye karşın istenen biçimde belirlenememiştir. Batı Trakya kurtarılamamıştır. Bunun yanında Yunanistan’ın sorun haline getirdiği Karaağaç ve çevresi Yunanistan’dan istenen savaş onarımına karşılık olarak bırakılmıştır. İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları Türkiye’nin, diğer Ege Adaları Yunanistan ile İtalya’nın olmuştur. Antlaşmaya göre Yunanistan bu adalardan Sisam, Sakız, Nikarya ve Midilli’de asker bulunduramayacak; savunma ve saldırı amacıyla bu adalarda düzenlemeye girişemeyecektir.

 Azınlıklar:

     Lozan Antlaşması ile Türkiye sınırları içerisinde kalan bütün azınlıklar Türk uyruğu olarak kabul edilmiş ve bu konuda himaye (koruyucu) edici hükümler konulmuştur.

 Boğazlar:

     Lozan’da Boğazlarla ilgili olarak uzun tartışmalar olmuştur. Sonunda sorun geçici bir çözüme bağlanmıştır. Buna göre askeri olmayan gemiler ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecek; savaş durumunda Türkiye tarafsız kalmışsa bu ilke aynen yürüyecek; Türkiye savaşta ise bu haktan düşmanlara yardımda bulunmamak koşulu ile tarafsız devletlerin gemi ve uçakları yararlanabilecek; düşman gemi ve uçaklarına karşı ise karar almakta Türkiye özgür olacaktır.

Devlet Borçları:

     Yaklaşık 1850’li yılların başında başlayan ve Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam eden Osmanlı Kamu borçları oldukça büyük rakamlara ulaşmış ve çok büyük bir toplamı oluşturuyordu. Lozan Konferansı’nın en önemli konularından biri olan bu sorunun çözülmesinde son derece çetin müzakereler olmuştur. Yine bu sorunun çözümünde elde edilen başarılardan biri, belki de en önemlisi; “Düyun-u Umumiye Yönetiminin’’ tarihe karışmasıdır.

Savaş Tazminatı:

     Lozan’da bu konuda iki sorun ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi; savaşın galipleri Türkiye’den tazminat talep etmişlerdir. Ancak, bu talep Türk müzakere heyetince kabul edilmemiştir. İkincisi, Yunanistan savaş yasa ve kurallarına uymadığı için aynı zamanda Batı Anadolu’da yapmış olduğu haksız işgal ve verdiği zararları kabul etmemiştir. Yapılan pazarlıklar sonucunda bugün Edirne İli sınırları içinde kalan son derece önemli bir toprak parçası Karaağaç ve çevresi Yunanlılar tarafından savaş tazminatı yerine Türkiye’ye verilmiştir.

Kapitülasyonlar: 

     Türk Kurtuluş Savaşı’nın amacı bağımsız ve hür bir Türkiye idi. Bu da ancak kayıtsız ve şartsız bağımsızlık ve tam bir istiklal ile gerçekleşebilirdi. Lozan Barış Antlaşması’ndan önce Gazi Mustafa Kemal, genç ve muzaffer komutan, liyakatlı bir devlet adamı olarak Türk istiklaline herhangi bir biçimde gölge düşürecek kapitülasyonları şiddetler reddediyor ve şöyle sesleniyordu: “Kapitülasyonlar bizim için mevcut değildir ve asla mevcut olmayacaktır. Türkiye’nin istiklali her sahada tamamen ve kamilen onaylanmak koşuluyla kapılarımız bütün yabancılara genişçe açık kalacaktır’’      

     Yine başka bir konuşmasında; “Bizim için artık kapitülasyonlar mevcut değildir.”Kapitülasyonların hiçbir kısmında istisna kabul etmiyoruz. Adli, mali veya askeri kapitülasyonların hiçbirini tanımıyoruz.’’ Atatürk’ün eşsiz dehası, yorulmaz ve tükenmez enerjisi ve Türk Milleti’nin sonsuz fedakarlığı sayesinde kazanılan Kurtuluş Zaferi kapitülasyonlara son vermiştir. Lozan Barış Antlaşması’nın 28 maddesi ile kapitülasyonlar bütün sonuçları ile kaldırılmıştır. Böylece, Türk toprakları üzerindeki yabancı ticaret kuruluşlarının Türk yasalarına uyma zorunluluğu sağlanmıştır. Kapitülasyonlar sorununun çözümü yeni Türk Devleti’nin en önemli başarılarından biridir.

Sonuç

     24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması törenle imzalandı. Böylece uluslararası alanda da Osmanlı Devleti’nin gittiği, yerine çağdaş Türkiye’nin geldiği, yarı bağımlı Osmanlı Devleti yerine bağımsız Türkiye’nin ortaya çıktığı onaylanmış oldu. Aynı zamanda Atatürk’ün deyimiyle Türkiye’nin “idam fermanı” olan Sevr Antlaşması geçersiz kılındı. Türklerin 1699 Karlofça Antlaşması’ndan beri yaşamakta olduğu menfi süreç Doğu Trakya’da durduruldu, Anadolu’ya sıçraması engellenmiş oldu. Gerçi Konferans sırasında Curzon, İsmet İnönü’ye siz söylediklerimi hep reddediyorsunuz fakat ben bunları cebime atıyorum, yarın yine tek tek karşınıza çıkaracağım” demişti. İşte Atatürk Devrimi “cebe atılanların” bir daha ortaya çıkmamasının, Sevr’in diriltilmemesinin güvencesiydi.

     Lozan’da, Türkiye varolan sorunlarını itilaf devletleriyle tartıştı. Lozan, Yunanistan, Ermenistan sınırlarını da çizen bir antlaşmadır. Lozan 1921-1923 arası Türkiye’ye karşı yöneltilen tam anlamıyla yok etme saldırılarına karşı Türklüğün yasal savunmasının tarihidir. Lozan bu meşru savunma sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri-siyasi-hukuki zaferinin belgesidir, tapusudur. Milli birlik ve beraberlik içinde yenemeyeceğimiz hiçbir güç yoktur. Lozan antlaşmasının 103. Yıl Dönümü, Kurtuluş Savaşı ile Lozan’ı bilen ve öğrenmek isteyen herkese kutlu olsun, sevgiler olsun.

Kaynakça.

Abadan, Yavuz, Lozan Hassasiyetleri,  İ.Ü. 1938.

Akşin, Sina, Yakınçağ Türkiye Tarihi (1908-1980), Milliyet Kitaplığı, C.1, İstanbul, 2005.

Bilsel,  M.Cemil, Lozan, 1ve 2.Cilt; İstanbul, 1933.

Eroğlu,Hamza, Türk Devrim Tarihi, Kardeş Matbaası , (2.Baskı), Ankara, 1970.

Eroğlu,Hamza, Şerefli Bir Tarih, Lozan,Ulus, 24 Temmuz 1963.

İnan, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara,1959.

Karacan, Ali Naci, Lozan Konferansı ve İsmet Paşa, İstanbul,1943.

Kili, Suna, Türk Devrim Tarihi, Cumhuriyet Gazetesi, Kültür Yayınları, Kasım, 2000, İstanbul.

Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Devamını Oku

2025-2026 EĞİTİM  ÖĞRETİM YILINI GERİDE BIRAKIRKEN EDİRNE İLİNDE İZ BIRAKAN BAŞARILI BİR LİSE ÖĞRENCİMİZ SELEN ONUR

2025-2026 EĞİTİM  ÖĞRETİM YILINI GERİDE BIRAKIRKEN EDİRNE İLİNDE İZ BIRAKAN BAŞARILI BİR LİSE ÖĞRENCİMİZ SELEN ONUR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık                                                                                                          

Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi                                                                                                                  

Öğretim Üyesi  

Eğitim sadece başarı değil,

aynı zamanda iyi olma halidir.

Dr. Ülkü Varlık

Öğretim Üyeliğim süresince öğrencilerime sorumluluğumda olan derslerle ilgili grup çalısmaları ya da bireysel ödevler verdiğimde onların çoğunluğundan aldığım dönüsler, bir çoğunun yaşadıkları koşulların zorluğuna rağmen çoğu  zaman olumlu olmuştur. Hatta bazan onların düşüncelerindeki şaşırtan derinlikleri fark ettiğimde beni mutlu etmiştir.

     Teknoloji bir araçtan çok çok daha fazlası, kodlama veya kendi geliştirdiğimiz yapay zeka uyulamaları teknik birtakım beceriler yanısıra analitik düşünmeyi,* problem çözme ve üretmeyi de beraberinde öğetiyor.

     Sanırım amaç sadece akademik başarılı öğrenciler yetiştirmek değil aynı zamanda düşünebilen bireyler yetiştirmektir. Ancak, bununla birlikte öğrencilerin kendi fikirleriyle ve erişebilecek daha büyük ve geniş bir düşünce alanıda olması gerektiği inancını taşıyorum. Ve bunu birçok öğrencide gözlemliye biliyorum. Tabii bu noktaya ulaşılmasında, ilkokul öğretmenlerimizden başlıyarak liselerdeki öğretmenlerimize kadar bu konuda  kendilerinin son derece başarılı olduklarının bir kanıtıdır. Bu tür öğrecilerimizin sayılarının giderek arttığını görmek çok sevindirici. Bu konuda bilgiyi anlamlı kıldıkları için tüm öğretmenlerimizi gönülden kutluyorum.

     Bu girişten sonra siz değeli okuyucularıma  ‘’Edirne  Hasan Rıza Güzel Sanatlar Lisesi’’ 11nci sınıf öğrencisi Selen Onur’u tanıtmak istiyorum. Ancak,

öncesinde Edirne’mizin bu son derece başarılı ve kuruluşundan günümüze kadar bir çok sanatcının yetişmesine sebep olmuş bu lisemiz adını acaba kimden alıyor?

     Hasan Rıza Türk resminin asker ressamlar kuşağındandır. 1858 yılında İstabul’un Üsküdar semtinde dünyaya geldi. Babası Miralay Şakir Bey, annesi Nefise hanımdır. Resme küçük yaşlarda başladı. Bahriye Mektebi’ni (Deniz Lisesi) tamamladıktan sonra Deniz Harb Okuluna girdi. Tam bu sıralar

‘’93 Harbi’’ çıktı. Savaş sırasında kendisini İtalyan bir ressamn korumalığına verdiler. Bu ressamdan etkilendi ve onun çalışmalarını yakından izedi. Savaş sonrası Bahriye Mektebindeki eğitimine geri döndü. Okulun son sınıfında iken Sultan Abdülhamit’in yatının kamaralarında bulunan resimleri onarmak üzere görevlendirildi. Hasan Rıza bu görevindeki başarılarından dolayı  okulundan mezun olmadan subaylığa terfi ettirildi. Ancak, o ressamlığı tercih etti ve subaylıktan ayrılarak İtalya’ya gitti. On yıl Roma, Floransa gibi İtalya’nın sanat merkezi kentlerinde ressamlığını geliştirdi. Sonraki iki yılda ise, Mısır’a giderek Mısır resim sanatı üzerinde yoğun çalışmalarda bulundu.

     Mısır’daki çalışmaları sonrasında ise, Edirne’de Karaağaçta bir atölye kurup çalışmalarına devam etti. Edirne’de ressamlığının yanısıra değişik alanlarda da çok faydalı işlerde bulundu. Balkan savaşları sırasında 26 Mart 1913 günü atölyesindeki resimleri kurtarmak için merkezdeki evinden Karağaca gittiği sırada yolda şehit edildi. Eserlerinden önemli olanlarının adlarıyla halen bulundukları yerleri ileri bir zaman diliminde ayrıntılı yazmayı düşünüyorum. Hasan Rıza beyin eserlerinin bir bölümünü görmek isteyenler Edirne Belediye binasını ziyaret edebilirler.

. Fatihin Gemilerini Karadan Yürütmesi (1896)

. Havuz Başında Gergef İşleyen Kadınlar (1901)

. Karlı Havada Geyikler (1901)

. Kuzular (1901)

. Osmanlı’ların Rumeliye Geçişi (1903)

. Fırtınalı Havada yelkenli (1903)

     Özetin özeti olarak Hasan Rıza Güzel Sanatlar Lisesini ve o liseye adını veren ünlü ressamımızdan söz ettikten sonra, halen bu Liseye devam eden ve lisenin son derece başarılı öğrencilerinden biri olan Selen Onur’u sizlere tanıtmak istiyorum.  Selen Onur Edirne doğumlu, babası Bülent bey Türkiye’nin saygın bankalarından birinde  çalışıyor. Selen İlkokulu ‘‘75. Yıl  ilkokulu’nda’’ tamamladıktan sonra, Ortaokula ‘’Şehit Üsteğmen  Efkan Yıldırım Ortaokulu’nda’’ devam etti. Bu yıllarda yağlı boy tablolar yapıyordu. Devam ettiği ortaokulun bir yıl sonu etkinliğinde, ERASTA AVM fuaye salonlarında   açılan bir resim sergisinde aralarında Selen’inde elinden çıkmış yağlı boya tabloları hayranlıkla izlediğimi ve sonrasında kendisini tebrik edip öğretmenleriyle birlikte Selen’in çalışmaları konusunda sohbet ettiğimi  hatırlıyorum.

     İşte Selen’in bu ilgi, yetenek, başarı, sorumluluk duygusu ve bence en önemliside yeterince kendisini keşfetmesi o’na doğru bir yol haritası cizmiş oldu. Şimdi mutlu olduğu okulunda öğretmenlerininde özellikle; Okulun başarılı Müdürü Sn.Ekrem Uygur beyefendinin, kıymetli Bölüm öğretmeni Sn Özge Çınarkök ve Edebiyat öğretmeni Sn.Cevriye Dönmez hanımefendilerin teşvik ve destekleriyle geçmiş egitim ve öğretim yılında gerçekleştirilen  ‘’Lise Birlik Öyküleri’’ yazı dalında once Edirne Birinciliğini kazandı, sonrasında iller arasında  yapılan değerlendirmede ise, Bölge Birincisi oldu. Selen’in’’Deli mi Veli mi’’ başlıklı  yazısını EDİRNE YENİGÜN gazetemizin 5. Sayfasında okuyabilirsiniz.

Selen’e bundan sonraki yıllarında da kendisinde var olan yetenek ve becerilerini geliştireceği inancı ile başarılar diliyorum. 

Kaynaklar:

Ünver Süheyl ‘’Şehit Ressam Hasan Rıza ve Resimleri’

Hürriyet Gazetesi, Edirne’ye şehit ressam Hasan Rıza Heykeli.,22 Mart 2017

Büyük Larusse Ansiklopedisi C.10

Dr. Ülkü Varlık arşivi

Açıklamalar:

*Analitik düsünme: Karmaşık problemleri daha küçük, yönetilebilir parçalara ayırma ve verilere dayalı mantıksal çözümler üretme yeteneğidir.

**93 Harbi: 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıdır. Rumi takvime gore 1293 yıılına denk geldiği için bu ismi almıştır. Savaş, Tuna (Balkan) ve Kafkas cephelerinde yapılmış. Osmanlı Devletinin ağır yenilgisi ve büyük toprak kayıplarıyla sonuçlanmıştır.

DELİ Mİ VELİ Mİ

“Deli Ahmet ölmüş.” dedi halası telefonda. “Törende başarılar diliyorum. Eve geç kalma sakın.” diye ekledi. Meriç, babasının şehit olduğunu öğrendiğinde  yine böyle yüreğinin bir yandan acıdığını bir yandan sıkıştığını hatırladı.  Cebinden bir kağıt çıkardı.  Lisesinde düzenlenen 15 Temmuz töreninde öğrenciler adına yapacağı konuşma metniydi bu, gözünden yaşlar süzülerek kağıdı yırttı. Vatan sevgisi, kahramanlık bu kadar kuru, bu kadar sıradan sözlerle ifade edilemezdi. Törende öğretmenlerine ve arkadaşlarına “Deli Ahmet’i anlatacaktı.

     Yıl 2017 yazı…Sıcak, güneşli bir gün. İstanbul’da sur içinde bir mahalle arasında çocuklar  oyun oynuyorlar, kadınlar da kendi aralarında sohbet ederek onları izliyor, mahallenin gençleri köşe başında toplanmış şakalaşıyordu. Deli Ahmet de her zaman olduğu gibi bodrum kattaki evinin penceresinden bakıyordu. Mahallede herkesin bildiği ama kimsenin tanımadığı biriydi o. Herkes ona mahallenin delisi derdi. Uzun boylu, cılız, ak sakallı ve yaşlıca bir adamcağızdı kendisi.

      Mahallelinin acımayla karışık sevdiği Meriç de arkadaşlarıyla oyun oynuyordu sokakta. Yedi yaşındaydı. İlkokula yeni başlamış. Akıllıydı, öğrenmeye meraklıydı. Annesini hiç tanımamıştı, babası da o daha çok küçükken şehit olmuştu. Halasıyla yaşıyordu. Babasının vatanı korumak için uzaklara gittiğini söylüyordu halası. Minicik kalbi gururla kabarsa da “Vatan benden daha mı önemliydi babam için?” diye sorguluyordu halasından gizli yorganının altında ağlarken.

     Mahallede her şey normalken birden hava bozdu, karardı çok geçmeden yağmur bulutları kendini gösterdi birden çok yağmur başladı. Kadınlar çocuklar herkes evlerine koştu. Meriç yağmuru severdi, eve gitmek istemiyordu canı ayrıca halası da işteydi zaten. Saçakların  altında yağmurun erişemediği yere oturdu ve yağmuru izlemeye başladı. Bir süre sonra cama tıklama sesi duydu arkasını döndü ve mahallenin delisi olan o amcayı gördü. Meriç adamı sayılı görmüştü adını bile çıkartamıyordu Ahmet’ti sanırım diye düşündü. “Camı açabilir miyim” gibi sorarcasına hareketler yapıyordu. Meriç’i zamanında mahalleli de halası da muhatap olmaması için uyarmıştı. Fakat o an dinleyesi gelmemişti. Ahmet amcadan korkmuyordu ki, iyi biriydi belki de. Kafasını  salladı ve Ahmet amcanın camı açışını izledi.

   -Bu yağmurda niye dışarıdasın, Meriç kızım? dedi.

   -Yağmuru izlemek hoşuma gidiyor amca, senin gitmez miydi? diye sordu.

   -Benim de gider, gider de üşümüyor musun?

   -Çok değil, halamın gelmesine daha var. Eve gidesim de yok.

   Biraz sohbet ettiler havadan sudan. Meriç’in okulu hakkında konuştular. O sırada yağmur şiddetlendikçe şiddetlendi.

    -Eve nasıl gideceğim ben şimdi ya? diye sızlandı Meriç.

    -Burada biraz bekle kızım geliyorum, dedi ve gitti.

    Birkaç dakika sonra Ahmet amca elinde şemsiyeyle geldi.

    -Al bunu kızım eve bununla git, çok da üşütme, dikkat et kendine, dedi ve şemsiyeyi uzattı. Meriç başta tereddüt etse de şemsiyeyi aldı.

  -Teşekkür ederim yarın getireceğim, dedi eve koştu.    

     Meriç eve geçtikten bir süre sonra halası da geldi, yemek hazırladı. Meriç de o sırada ödevini bitirdi. Yemeklerini yedikleri sırada halası kapının girişinde kendilerine ait olmayan şemsiyeyi fark etti.

     -Meriç, kapının yanındaki şemsiye nedir halacığım? diye sordu.

     -Aaa! Doğru sana söylemeyi unuttum hala, bugün yağmur bastırmıştı ya birden, ben de oturuyordum sonra Ahmet amcayla konuştum yağmur hızlanınca o verdi.

     -Deli Ahmet mi?

     -Evet, uyarmıştın beni ama iyi birine benziyordu, ben de azıcık konuştum.

    -Meriç sana kaç kez söyledim, mahalleli onun aklının yerinde olmadığını söylüyor. Yarın şemsiyeyi vermeye seninle gelirdim ama işte olacağım sen git bu sefer kapıdan eşine ya da kızına teslim et gel olur mu canım? Bir daha da konuşma.

    -Olur hala, peki.

   Yemekleri bittikten sonra Meriç televizyonda “Ulu Çınarın Kuşları”adlı çizgi filmi izliyordu. Bölümde kuşlar birlik olup kendilerinden çok daha güçlü olan düşmanı yenip çınarlarını kurtarıyorlardı.

   -Hala, düşman onlardan çok daha güçlüydü buna ama bizim kuşlar kazandı bu nasıl olabilir?

   -Birlik ve beraberlikle tabii ki canım, kuşların hepsi aynı amaç uğruna düşmana karşı çıktılar. Birlik ve beraberliğin önüne hiçbir engel geçemez. Bizim milletimiz de birlik ve beraberlik denince tüm dünyayı kendine hayran bırakır tatlım. Türk milleti tek yumruk olup kenetlendi mi hiçbir güç önünde duramaz.

    -Geçen sene olduğu gibi mi yani?

    -Evet canım.

    Ertesi gün Meriç sokağa şemsiyeyi alıp indi ve Ahmet amcanın apartmanına gitti, kapıyı tıklattı. Bir iki dakika sonra Ahmet amca açtı kapıyı.

    -Sözünün arkasında ne kadar da iyi duruyorsun sen öyle, dedi. Meriç gülümsemekle yetindi.

    -Şemsiyenizi getirdim, dedi.

    Ahmet amca şemsiyeyi aldı ardından bir sessizlik oldu, bir süre kimseden çıt çıkmadı. Ardından Meriç sessizliği bozdu.

   -Halam seninle konuştuğumu öğrenince biraz kızdı, niye bütün mahalle senden uzak duruyor?

   Ahmet amca bir an sustu. Gözleri uzak bir yere, belki de yıllar öncesine kaydı.

  -Evladım ben yaşadığım süre zarfında çok şey gördüm, duydum ve yaşadım. O yüzden bazen sert konuşurum. Mahalleli de belli ki zamanla bundan hoşlanmadı, doğru söz ağır gelir bazılarına, ben de susmayı öğrendim. İnsanların istediklerini düşünmelerine izin veriyorum ama ben neler gördüğümü asla unutamıyorum, dedi ve Meriç daha bir şey diyemeden arkasından eşi geldi.

   -Ah Ahmet gene neler anlatıyorsun kızcağıza? Ne diye konuşuyorsun saçma sapan, bak rahatsız olacak. Geç hadi içeri. Kızım kusura bakma, halana selam söyle, dedi ve hemen kapıyı kapattı.  Cümleler içeride kaldı.

    Akşamüstü eve geldi. Halasının günü vardı, mahalleden bir çok kadın gelmiş, sohbet şamata eğleniyorlardı.

     -Meriç’çiğim hoş geldin canım. Hadi elini yüzü yıka da gel.

     Meriç banyodayken o sırada salonda geçen konuşmalara kulak kabarttı.

     -Bilmiyorum, dün gitmiş mahallenin delisinin yanına, o da yağmurda şemsiye vermiş. Ne yapsam bilemedim, uyardım ama.

     Diğer kadınlar şaşırmış ve yargılayıcı sesler çıkardı. Hepsi bir ağızdan  konuşmaya başladılar.  “Geçen yaz her gece evden kaçıyormuş” diye bir cümle çalındı kulağına. Aralarından biri sesini yükselterek hepsini susturdu.

    -Ayıp ama, sizin deli dediğiniz adam Kıbrıs gazisi, düşman ile savaştı o kadar zamanında. Uçakları düşmüş, o yüzden arada garip konuşuyor zavallıcık.

   -Nasıl yani ciddi misin? Nasıl öğrenemedik biz bunu bu zamana kadar?

   -Ne eşiyle ne de kızıyla da konuştunuz mu  ki, anlatamadılar dertlerini bir türlü.

   Herkes yeterince şaşırmış görünüyordu.

   “Kıbrıs gazisi…”  Meriç’in zihninde defalarca yankılandı.

    Meriç ,”Acaba o da babam gibi mi?” diye merak etti. Sormaya karar verdi.

    Sonraki gün en uygun fırsatta yine Ahmet amcanın yanına gitti. Cama tıklattı, oturma odasında oturan Ahmet amca hemen geldi camı açtı.

   -Ne oldu Meriç kızım? dedi.

   Meriç hiç uzatmadan “Sen deli misin, gazi misin ya da babam gibi misin?” diye sordu.

   -Ben deli değilim, dedi sakince. Kıbrıs gazisiyim ben. 1974’te Kıbrıs’ta gençler yan yana durdu. Biz birlik olduğumuz için ayakta kaldık.  İnsan bazen birlik kelimesini büyük sanır oysaki birlik, iki kişinin yan yana duruşuyla başlar. Aynı 15 Temmuz da olduğu gibi. Nereden geldiği, nasıl geldiği fark etmeksizin dimdik durup tek bir yürekten kalp atışını hissedebilmek. Tarihte ve Kıbrıs Savaşı’nda gördüğüm birlik ve beraberliği en son ve en etkili şekilde 15 Temmuz’da gördüm, duydum. İnsanlar korkmadı, birbirine yaslandı. Bizim mücadelemiz hep aynıydı: bağımsızlık ve vatan.

   -Sana bir sır vereyim mi Meriç kızım. Hani “Deli Ahmet geceleri evden kaçıyordu” diyorlar ya, ben geçen yaz her gece meydanlardaydım, insanlarıma destek olmak için.

     Meriç o an babasını düşündü. “Babana da kızma tamam mı seni bırakıp gittiği için. Zaten zamanla onu anlayacaksın çünkü onun kanını taşıyorsun.” demişti Ahmet amca.

    Belki kahramanlar sadece hikâyelerde yaşamıyordu. Belki bazen bir apartman dairesinde, yanlış anlaşılmış bir adamın sessizliğinde saklanıyordu. O günden sonra yıllarca Meriç, mahallede biri “Deli Ahmet” dediğinde içinden adını fısıldadı: “Ahmet amca.”

Devamını Oku

SEVGİ’NİN GÜCÜ

SEVGİ’NİN GÜCÜ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık

Siyaset Bilmi ve Kamu Yönetimi                                                                                                                  

Öğretim Üyesi  

‘’Yüreğini vermeli insan;

Sıktığı ele,

Kucakladığı dosta,

Kokladığı çiçeğe…’’

N. Hikmet

      İnsanoğlunun, yaşamda temel güvencesi, aklın özgürlük yolundaki sürekli gelişimidir. İnsanın ruhsal yaşamındaki yüceliş çabasına da gene akıl önderlik etmektedir. Kişiyi; iyiye, doğruya, güzele ve gerçek sevgiye götüren istek te gene aynı faktörlerden beslenir.

     İnsanoğlunun, gelişim yolunda harcadığı caba, karşılıklı bir alış veriş niteliğini korudukça, bireye olduğu kadar, topluma da yararlı olur; aklın, kuvvetin ve güzelliğin eşit oranda oluşturacağı ‘’Üçlü Uyum Dengesi’’ ise, ancak ve ancak, aklı ile ruhun ortak bileşimi ile elde edilebilir.

     Aklın özgürce davranış gücünü besleyen temel kaynağı arayıp bulma ve yorumlama çabasına, ünlü psikoloji bilginleri geniş ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Onun içindir ki, aklı, kuvveti ve sonuncusu güzelliği, hatta karşılıksız sevgiyi arayıp bulmada da bu bilginlerin katkısı, zamanla felsefenin estetik dalını oluşturmuştur.

     Gerçek sevginin, her türlü maddesel yarardan arınmış, karşılıksız bir duygu olduğunun dikkatle incelenmesi, insanlık adına kıvanç verici sonuçlar doğurur. Acaba karşılıksız sevgi üzerinde ısrarla durulmasını gerektiren sebepler nedir? Başka tür sevgiler var da, onun için mi ‘’Karşılıksız Sevgi’’ diye nitelenen apayrı ruhsal bir yücelik üstünde yorum yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor! İşte bu ikinci sorunu ‘’Evet !’’ diye cevaplamak yerinde olur. Çünkü ünlü nöroloji bilgini Freud’un, insanı hemen her şeyi ile seksüel güdüye (Libido) bağlama çabasının tabii reaksiyonu oluyor; ve bu boşluğu da, gene büyük bir ruh bilgini olan Carl Gustav Jung’un: ‘’Karşılıksız Sevgi!’’ yorumu dolduruyor. Övünerek söyleyebilirim ki, Jung’un, gerçek ve karşılıksız aşkın yararlardan uzak olduğu ilkesi üstünde önemle durması, psikiyatri tarihinin en aydınlık noktası olmanın önemini taşımaktadır.

KEMAN ÇALAN KIZ

     Freud’ e göre aşk, ruhsal hastalığın ayrı bir türüdür ve bir bakıma tedavisi mümkündür. Freud bu görüşte, belki de belirli bir açıdan haklıdır; çünkü ortada patolojik bir sevgi türünün de var olduğu bir gerçektir; ama sevginin türü bu değildir. Nitekim maddeye dönük, ruhsal yaşamı tümüyle inkar eden bazı doğma (baskı) rejimleri, Freud’u bu yorumundan ötürü başta taşınmıştır. Çünkü Freud çapında bir bilginin, herhangi bir yarara dayanmayan sevgiye yöneltmede sakınca görmedi. Tümüyle inkar, doğma (baskı) düzenlerini başarısızlığa uğratacak köprüleri yakıp yıkmakla da büyük bir iş görmüştür!

     İnsanlık kökü, ‘sagesse antique’ diye nitelenen ilkelerinin umudu, şefkati ve sevgiyi besleyen temel kaynaklar olduğunu, daha binlerce yıl önce tanımıştı ve ruhsal kurtuluşu ancak onlarda bulmuştu. Çünkü umudun olduğu yerde, şefkatin de olacağı ve bütün bunlardan, insana insanca yönelmenin tek yönü olan karşılıksız sevginin tatmin edilmiş olacağı gerçekti. İşte böylesine bir sevginin dayandığı akılsal ve ruhsal koşulların şaşmaz yorumunu çağımızın büyük psikiyatri Carl Gustav Jung  yapmıştır.

KEDİ VE KÜÇÜK KIZ

     Freud’un yakın dostu olan, ama günün birinde yolunu onun yolundan ayırmak zorunda kalan Jung, insanın, kökünün kötü olduğunu bilen, dıştan gelecek doğmatik baskılarda, ya da zoraki inançlarla değil de ‘’Kendini Bil’’ gerçeğine dayanarak öğrenip anlamasının en doğru yol olduğunu savunmuştur. Ve günümüzün insanın da her zamandan çok baş gösteren ruhsal  bunalımın nedeni öylesine bir yoruma bağlamıştır; ‘’…..insanlık siyasal nedenlerden olduğu kadar, bilimin korkunç, hatta şeytanca başarısından doğan gizli bir korku, derin bir kuşku içindedir; ama buna karşı gene de bir çare bulunamamıştır. Bütün bu olayların insan ruhunun çoktandır ihmal edilmiş olmasından ileri geldiğini de pek az insan inanmıştır.

     Jung’un ortaya koyduğu bu büyük gerçek karşısında, sadece sevgi eyleminin, insanoğlunun gelişim çabası açısından incelenmesi bile, yukarıda belirtilen karşıt durumun içyüzünü olduğu gibi açıklamaya yeter. Onun içindir ki, şimdide yorumu büyük düşünürlere bırakalım:

     Doğu tasavvufunun büyük önderi Mevlana Celalettin-i Rumi’nin (1207-1273) sevgi felsefesi, bu büyük mürşidi, eşsiz bir inançla insana yöneltmiş ve bu büyük ruh, insanı kişiliğini oluşturan farklılıklara bakmaksızın, kendine özgü sevgi mabedine : ‘’Gel!, ne olursan ol gel’’ söyleviyle çağırmakta kararsızlık göstermemiştir.

Ünlü NÖrolog Sigmund Freud (1856-1939)

     Şimdi de sevginin kökenine daha yaklaşmak için, insanlık tarihinin çok daha eski dönemlerine gidelim ve Zerdüşt’ün öğretisine yönelelim, sonra da Zerdüşt’ten bu yana sevgide ulaşılan zirveleri kısaca gözden geçirelim.

     Ön Asya, Uzak Doğu, Yakın Doğu ve batı uygarlıkları da sevgi konusunda bize önemli örnekler verebilecek niteliktedir. Örneğin, eski İran’ın büyük din yenileyicisi Zerdüşt (Grek kaynakların göre, M.Ö 1100 yıllarında yaşadığı sanılmaktadır) , sevgi için şöyle diyor ; ‘’Başkalarını sevebilmenin sevgisinden daha da büyük sevgi, en uzaktakini sevebilmenin sevgisini öneririm.’’ Çocuklarınızı yetiştiren ülkeyi sevin: bu sevgi de sizdeki yeni bir soyluluğun sevgisi olsun’’

     Bakınız Uzak Doğu’da Budizmin kurucusu olan Budda (M.Ö. 550-480) sevgi için ne diyor; Budda ümmetine iki ayrı sevgi türü öneriyor ; bunlardan 1.cisi Rega, 2.cisi Metta’dır. Rega ; mala, mülke, dünya nimetlerine, paraya, hayatın öteki zevklerine sahip olabilmenin sevgisidir. Metta ise, başkalarını da yarar ve karşılık beklemeden sevebilmenin sevgisidir ki, Budda Tasavvufuna göre, evreni saran bu sevgi sadece insanoğlunun sevebilme gücünden, yani tüm kötülüklerden arınmış saf sevgi gücünden beslenmektedir. Buddaya göre böylesine bir sevgiyi kendilerini ancak maddeye kine ve nefrete tutsaklıktan koruyabilmiş olan kişiler elde edebilirler.

Ünlü Psikiyatris Carl GustavJung (1875-1961)

     Şimdi de biraz Orta Doğu’ya uğrayalım ve insanı, ’’Tanrı-Tabiatın’’ parçası olarak niteleyen ve her şey den önce; ’’İnsan İçin Yaşam’’, prensibini öngören, sitoisien filozofların sevgi anlayışını ele alalım;

     Eski Anadolu Uygarlığı’nın öncülerinden Hierapolis’li (Pamukkale) Epiklet (M.S. 50-138) ile, Roma Uygarlığının ünlü kişilerinden.şair, yazar ve eğitici Seneca Hz. İsa’dan birkaç yıl önce doğmuş, miladın 65. yılında ölmüştür. Halka yönettikleri vaızlarında, insan sevgisini her şeyin önünde tutmuşlardır; daha sonra da dinler aynı sevgiyi içtenlikle benimseyip savunmuştur.

     14. yüzyıldan bu yana ve rönesanstan sonra beliren çeşitli yorumlar açısından sevgiye gelince:

     Büyük filozof E.Kant (1724-1804), insan için, sevginin değil de, ancak aktif bir iyilik görevinin söz konusu olabileceğini savunmuştur ki, iyiliğin temel kökeni de sevgiden başka bir şey değildir.

     Mutsuz ve karamsar filozof A. Schopenhauer (1788-1860) ise, gerçek sevgiyi, insanlığın ortak ıstırabı olarak yorumlamış ve böylesine bir niteliğe ulaşamamış olan sevgiyi ‘’bencillik’’ olarak tanımlamıştır.

     Bütün bunları sayıp dökerken, büyük psikiyatrist Garl Gustav Jung’a hak vermemeye imkan yok. Onun dediği gibi, insan ruhunun hele çağımız da ihmal edilmiş olmasıdır ki, madde ve çıkar dünyasının katılığı içinde insan hiçbir yarardan beslenmeyen karşılıksız, katıksız sevgiden yoksun kalmanın tehdidi altında bunalmıştır.

YAĞMURDA YÜRÜMEK

     İşte bu noktada bazı sorularım olacak: İnsan hayatını kurtarma yolunda, çocuğunu kurtarmak için, kendini suya atan, çocuğunu kurtarırken boğulan, evladını yangından kurtarırken, ölen annenin bu kutsal davranışları da mı libidoya mı bağlıyacağız? Ben bunu hiç zannetmiyorum. Bütün bunlar saf sevginin kutsal örnekleridir. Freud çapında bir bilim adamının hayatı boyunca sürdürdüğü yalnızlığa, bilimsel buluşlarını, çekinmeden savunurken karşılaştığı hakarete hatta ilgisizliğe, ölünceye kadar sabırla tahammülle katlanması, onun bilime karşı ruhun da beslemiş olduğu ‘’Karşılıksız Sevgi’ değil de nedir?  

Kaynaklar.

Carl Gustav Junk’un farklı eserleri.

Cevad Memduh Altar’ın çeşitli konferanslarından notları.

Sigmund Freud’un eserleri.

Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Açıklayıcı Notlar.

*Carl Gustav Jung ;İsviçreli psikiyatris, Analitik Psikolojinin kurucusudur. (Derinlik Psikolojisinin Sigmund Freud ve Alfred Adler ile beraber üç büyük kurucusundan birisidir.)

*Cevad Memduh Altar; Geniş müzik kültürü ve araştırmacı kimliğiyle Türkiye’yi uzun yıllar uluslararası planda temsil etmiş olan Cevad Memduh Altar, müzikolog, sanat ve müzik tarihçisi, yazar ve çevirmen, araştırmacı, eğitimci ve yönetici olarak cumhuriyet döneminin önde gelen aydınlarındandı.

*Sigmund Freud; Psikanaliz Öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren ‘’Psikoanalitik Kuram’ın’’ kurucusudur. 

Devamını Oku

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİNİN GELİŞİMİ

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİNİN GELİŞİMİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi 

 ‘’İnsanları seven bir kişi, insanları sevmeyen doksandokuz kişiye bedeldir.’’

John Stuart Mill.

     Klasik özgürlükler deyince, insanın insan olarak sahip olduğu özgürlükler anlaşılır. Böyle bir özgürlük anlayışı, Batı’da doğmuş ve gelişmiştir. Çoğu kez, “batılı” özgürlük an­layışı denilince, akla bu özgürlüğün gelmesinin bir nedeni de budur.

     Batı’da insanın, salt insan olarak doğuştan bazı hakları ve özgürlükleri olduğu ve devletin bunlara hiçbir zaman doku­namayacağı düşüncesinin bir sistem halinde ortaya çıkışı 17nci yüzyıla rastlar. Gerçi o zamana kadar insan onur ve değerini belirten, ona baskı ve zulüm yapılmaması gereğini ileri süren çeşitli görüşler ortaya atılmamış değil. Fakat bunlar, hiç bir zaman, 17nci yüzyılda olduğu kadar açık, derli toplu, kısacası, sistemli bir biçimde olmamıştır.

     İnsan haklarının ana düşüncesini şöyle özetleyebiliriz: insanlar, toplum yaşamına geçmeden önce, doğal bir durumda yaşıyor­lardı. O zamanlar tam ve mutlak özgürlükleri vardı. Sonradan, aralarında bir sözleşme yaparak siyasal topluluğu meydana ge­tirdiler. Bunu yaparken de bu topluluğun kurulabilmesi ve ya­şayabilmesi için gerekli olan ölçüde, özgürlüklerinin bir bö­lümünden özveride bulundular. Ne var ki, doğal halde sahip ol­dukları hak ve özgürlüklerinin en esaslı olanlarını siyasal topluluğa, yani devlete devretmediler. Bu temel hak ve özgür­lükler, devletin kuruluşundan sonra da kendilerinde kaldı. Buradan şunu çıkarabiliriz. İnsanların devletten önce ve onun hukukundan üstün doğal hakları vardır. O halde devlet kendin­den önce var olan bu doğal haklara bağlıdır, aynı zamanda on­lara saygı göstermek zorundadır.

Dünya’da İnsan Haklarının Gelişimi:

     İnsan Hakları ile ilgili konular 17nci ve 18nci yüzyıllarda başta İngiliz filozofu John Locke olmak üzere, birçok düşünür tarafından işlenmiş ve geliştirilmiştir. Daha sonraki yıllarda ise, yeniden gözden geçirilerek yer yer düzeltilmiştir. İnsan Hakları Kav­ramı insanlık tarihinde bir çığır açmış ve Batı’daki büyük devrim hareketlerinin tohumlarını atmıştır.

     Batı’da insan haklarının tarihsel gelişiminde, İngiltere’nin ayrıcalıklı bir yeri var: Kişi hak ve özgürlükleri, henüz kafa­larda bir düşünce olarak belirmeden çok önce İngiltere’de bir takım ferman ve kanunlarla gerçekleşme yoluna girmiştir.

     İngilizler, daha 13. yüzyılın başlarında (1215) o zaman­ki kralları Yurtsuz John’a zorla kabul ettirdikleri ‘Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı)’ ile kişi haklarının gerçekleşmesi yolunda ilk büyük adımı atmışlardır. Daha sonraları, 1628 tarihli ‘Petition of Rights’, 1678 tarihli ‘Habeas Corpus Act,’ 1689 ‘Bill of Rights’ ve nihayet 1701 tarihli ‘Act of Settlement’ ile özgürlüklerin sınırları genişletilir, hükümda­rın iktidarı bir yasal çerçeve içine alınarak onun kişi hak ve özgürlüklerine saygı göstermesi sağlanır. Ancak, bütün bu ferman ve kanunlar, bir takım felsefi il­kelerden hareket ederek tüm insanlığı kavrayan genel ve soyut haklar ve özgürlükler listesi değildir ve olmamıştır da. Bu ferman ve kanunlar, İngiliz aristokrasisinin ve onun çevre­sinde toplanmış olan burjuvaların, kralın mutlak iktidarını sınırlandırmak yolunda giriştikleri mücadelede o günkü koşul­larda iktidardan gelen ağır baskıların ve haksızlıkların gi­derilmesi ve bunların tekrarının önlenmesi amacını güden göz­lenebilir bir takım önlemler getirir.

     Doğrudan doğruya felsefi ilkelerden hareket, ederek, tüm insanlığa hitap eden özgürlükler listesi 18nci yüzyılın sonla­rındaki Amerikan ve Fransız Devrimleri’nin bildirileriyle or­taya çıktığını görüyoruz. Nitekim bu nitelikteki ilk belge, 12 Haziran 1776 tarih­li ‘Virginia Anayasası’nın’ başındaki ‘Bill of Rights’dır. Ana­vatan İngiltere ile savaş halinde bulunan 13 Amerikan koloni­sinin temsilcilerinden oluşan Filadelfiya Kongresi, Amerikan bağımsızlık Bildirisi’nin ilanından aşağı yukarı iki ay önce, 10 Mayıs 1776 tarihinde, bütün kolonilere, birer anayasa hazırlayarak devlet halinde örgütlenmelerini tavsiye eder. Bu öneriye uyarak kendi anayasasını yapan ve başına bir de haklar bildi­risi koyan ‘Virginia Kolonisi’ olmuştur, onu öteki eski koloniler ve yeni devletler izlemiştir. Bu açıdan Virginia Anayasası önem taşır. Yine, 1776′ yılın dan başlayarak kabul edilen çeşitli Amerikan bildirilerinde, İnsanların doğuştan bir takım hakları olduğu, bunların devletten önce de var olduğu dolayısıyla devlet iktida­rının da bu haklarla sınırlanması gerektiği savunulur kişi güvenliği, vicdan özgürlüğü, düşüncelerini açıklama ve yayma özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, dilekçe hakkı gibi klasik hak ve özgürlüklere yer verilir.

     İnsan Hakları ile ilgili bildirilerden söz ederken bunlardan akla ilk geleni ve en ünlü olanı, 1789 tarihli Fransız, ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ dir. On yedi maddeden oluşan bu bildiride, İnsanların “doğal, başkalarına devredilemez, zaman aşımına uğramaz, kutsal” hak­ları olduğu ilan edilir ve özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, kişi güvenliği, düşünce, söz, yazı ve vicdan özgürlükleri gi­bi klasik hak ve özgürlükler sistemli bir ayırım yapılmaksızın sıralanır. Yine bu bildiride, bunların yanı sıra, bazı si­yasal ilkeler ve anayasa esasları da yer almıştır. Bunlar ara­sında, özellikle milli egemenlik ilkesi, yurttaşların doğru­dan doğruya ya da temsilcileri aracılığıyla kanunların yapıl­masına katılmaları esası, güçler ayrılığı ilkesi vardır. Fransız Devrimini yapanlar, insan haklarının sağlanması ve korun­ması için bu siyasal ilkeleri zorunlu görüyorlardı.

     19. yüzyılın başlarından itibaren, insan hakları ilke­leri ile sözü edilen bildiriler, başka milletlerce de kabul ve ilan edilir. Ne var ki, Fransız Devrimi’ ne kadar gelen ve ondan sonra da uzun bir süre devam eden özgürlük anlayışının belli bir çer­çevesi vardır. Gerçekten Amerikan ve Fransız devrimleriyle, siyasal despotizm yenilgiye uğratıldıktan sonra, insan hakları savunucuları için, özgürlük, devletin faaliyet alanları ile müdahalesinin bir nokta da daralması demekti.

Türkiye’de İnsan Haklarının Gelişimi:

     Osmanlı Devletinde 19. yüzyılın ortalarına gelinceye ka­dar, Batı’da olduğu gibi, hükümdarın mutlak iktidarını sınır­layan, bireylere insan olarak bazı haklar tanıyan bir özgürlük anlayışı kendini göstermemiştir. İnsan hakları ve özgürlükleri ülküsünün ilk serpintileri 19ncu yüzyılın ikinci yarısından sonra gelmeye başlayacaktır. Ondan önce, Osmanlı İmparator­luğu’nda girişilen ıslahat hareketlerinin gerçek bir özgürlük ülküsünden esinlendiğini ya da kaynaklandığını söylemek olası değil.

     Tanzimat fermanlarının ilki ve bazı yazarlarca Türklerin ‘İlk Haklar Bildirisi’ olarak tanımlanan ‘1839 Gülhane Hattı Hümayunu’nun’ tanıdığı haklar, aslında Avrupa ve Amerika’daki örneklerle kıyaslanamayacak kadar cılız ve gerçek güvenceler­den yoksun bir demetçiktir. Can ve mal güvenliği, şeref ve haysiyetin korunması, kişi güvenliği, kişi güvenliği ile il­gili esaslar, din ayrımı gözetilmeksizin bu hakların bütün Osmanlı uyruklarına eşit olarak tanınması gibi haklardı.

     1889 Gülhane Hattı’nı izleyen, ‘1856 Islahat Fermanı’nın’ ağırlık noktası Müslüman Hıristiyan uyrukları arasındaki “eşitlik” tir. Bunun yanı sıra, bazı kişi haklarını da “güvence” altına almak ister. Başta Gülhane Hattı’nın ilan ettiği can ve mal namusunun korunması ilkesi bir kez daha belirtilir. Ayrıca, eziyet işkence ve her türlü bedensel ceza kesinlikle yasaklanır, mahkumların mallarının alıkonulamıyacağı bil­dirilir, duruşmaların açıklığı ilkesi konulur. Din ve eğitim özgürlüğü kabul edilir. Doğrudan doğruya kişi hakları ve gü­venliği ile ilgili bu esaslardan başka ferman adli, idari ve mali alanlarda oldukça geniş bir takım ıslahat önlemlerinin ana ilkelerini de saptar ve ilan eder.

     Bütün bunların yanı sıra, daha önemli olan, 1856 Islahat Fermanının doğrudan doğruya Batılı devletlerin baskısı altın­da yapılmış olması. Daha sonra 18nci yüzyıl Avrupa’sının liberal ve demokratik düşünceleri hemen hemen yüzyıla yakın bir gecikme ile 19ncu yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, Batı kültürü ile yetişmiş ve birçoğu bürokrasiden gelen aydınlar­ca yayılmaya başlamıştır. Bu aydınların belirli ve köklü bir ortak siyasal görüşü olmamakla beraber, hepsi de bir düşünce çevresinde birleşiyorlardı. Temel istekleri ise, iktidarın sınırlanması ile Batılı ör­neğe uygun bir ‘meşru’ rejimdi. Artık anayasadan, halk egemenliğinden, insanın devlet karşısında bir takım hakları olduğun­dan ve bu hakların hukuksal güvencelerle donatılması gereğin­den bahsediliyordu. ‘özgürlük’ sözcüğü de yeni anlamıyla o dö­nemde kullanılmaya başlanır. 

     Böylece, 1876’da ilk anayasa yapılır. Kamu özgürlükleri de, ilk kez, geniş bir liste halinde fakat ‘klasik bir çerçe­ve içinde’ bu anayasada yer alır. Kanuni Esasi’de 19 maddede toplanan hak ve özgürlükler­den başlıcalar şunlardır: kişi güvenliği, ibadet özgürlüğü, basın özgürlüğü, dilekçe, konut dokunulmazlığı, eğitim özgürlüğü, kanun önünde eşitlik, devlet hizmetlerine alınmada eşitlik, mülkiyet hakkı, angarya ve işkencenin yasaklanması, doğal hâkim ilkesi, kanunsuz vergi konulamayacağı ilkesi. Sıralanan bu hakların o günkü Batılı örneklerden pek ge­ri kalır yanı yoktur. Ne var ki, tüm bu haklar ‘platonik’ bir değer taşırlar: çünkü bunlar bir güvenceye bağlanmış değildirler, bu Anayasa da, özellikle bir 113 madde vardır ki, Padişah bu maddenin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, ‘hükümetin em­niyetini ihlal edenleri’ basit bir zabıta soruşturmasından sonra memleketten sürebilecekti. Böylece Hükümdarın eline ve­rilen bu müthiş silah, Anayasanın tanıdığı bütün hak ve özgürlüklerin değerini bir çırpıda sıfıra indiriyordu.

     İkinci Meşrutiyet, 1876 Anayasasında, ister istemez de­ğişikliklere gider. Bu değişiklikler, genel olarak, hükümdarın yetkilerinin sınırlanması, buna karşılık parlamentonun yetkilerinin genişletilmesi yönünde olur. Bu konuda en önemli yenilik, 113 maddenin Padişaha verildiği yetkinin anayasadan çıkarılması olur. Ayrıca, 1876 Anayasasında olmayan iki klasik özgürlük getirilmiştir, bunlardan, 119 madde ‘haberleşmenin gizliliği’ esasını ko­yarken, 120. madde de ‘toplanma ve dernek kurma’ özgürlüklerini tanımaktadır.

     1921 Anayasası kamu özgürlüklerinden ya da insan hakkın­dan söz etmez. O günkü gündemin başında “bağımsızlık” gelmek­tedir. Bize göre bu haklar daha çok insandan önce, tüm ulusun emperyalizm karşısındaki haklarıdır.

     1924 Anayasasıyla, kamu özgürlükleri,’ ’Türklerin, Hukuku Ammesi’’ başlığı altında yeniden kabul edilir. Ne var ki, iki şey eksiktir. Anayasanın haklar ve özgürlüklerine, 1789 modeli klasik çerçeve egemendir. 1924 Anayasa koyucu, sosyal içerikli özgürlük anlayışına, o zamanın anayasalarına yeni girmeğe başlayan örneğin Weirmar Anayasası iktisadi ve sosyal haklar akımına yabancı kalmıştır. Belki toplumda eksikliği de henüz duyulmadığından böyledir. Ama asıl önemlisi özgürlüklerin güvencelerden, özellikle yargısal güvencelerden yoksun olmasıdır. 1961 Anayasası, 1924 Anayasasının yerini alıncaya kadar özgürlükler sisteminde bu iki eksiklik sürecektir.1961 Anayasası ise, getireceği özgürlükler sisteminde, en başta bu iki eksikliği giderecektir.

     1961 Anayasası getirdiği haklar ve özgürlükler yönünden bizim Anayasacılık birikimi­mize çok ileri ve yeni kavramlar, boyutlar kazandırmıştır. 1961 Anayasası, klasik hak ve özgür­lüklerle yetinmemiş, ailenin korunması, mülkiyet, çalışma, sağlık, toplumsal güvenlik, ücret gibi konulara da açılarak kişinin toplumsal ve ekonomik haklarının varlığına değinmiştir. Kişi ancak bu hakların varlığı ve bunların işler, geçerli olmasıyla özgürdür, özgür insan olarak yaşama hakkına sahip olacak; klasik hak ve özgürlükleri de bunlarla birlikte bir anlam taşıyacaktır.

     1982 Anayasası için ise, bu alanlarla ilgili olarak olumlu şeyler ifade etmek oldukça zordur. 1982 Anayasası demokratik liberal anayasa teorisi anlamındaki özgürlük garantilerinin bir belgesi olmak yerine, insan hakları sınırlama ve ihlallerine meşruluk kaynağı kimliğine bürünmüştür. 1982 Anayasası, bu tercih ve özelliklerin doğal bir sonucu olarak, özgürlük ihtiyacı ile belirlenen toplumsal ve evrensel gelişmelerin gerisinde kalmıştır. Kişinin ikinci plana itildiği ve demokratikleşme ve özgürlük arayışlarının önünde bir engel oluşturan bu anayasa da insan hakları konusunda değişiklikler yapılması zorunluluk arz etmektedir.

Kaynakça:

Akıllıoğlu, Tekin, Temel Haklar Hukukuna Çiriş., A.Ü.S.B.F. Yayınlanmamış Ders Notları, Ankara: 1980.

Alev Alatlı (Derleyen), Batıya Yön Veren Metinler. İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya MYO. Kapadokya, 2010.

Kapani, Münci, Kamu Hürriyetleri, Yetkin Yayınları, Ankara: 1993.

Rouseeu, Jean, Jacques. İnsan Haklan. (Çev. A. Ekmekçi-A.Türker). İletişim Yayınları.

Sancar, Muzaffer., “İnsan Haklan Açısından 1982 Anayasası”, Amme İdaresi Dergisi, TODAİE Yayını, C.25, S.2, Ankara: 1992.

Sencer, Muzaffer.” İnsan Haklan Açısından İngiliz, Devrimi”, Amme İdaresi Dergisi, TODAİE Yayını, C.23, S.2, Ankara: 1992.

Tanör, Bülent, “Türkiye’nin İnsan Haklan Sorunu”.

Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Devamını Oku
escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
beylikdüzü escort esenyurt escort avcılar escort avcılar escort avcılar escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort esenyurt escort şirinevler escort avrupa escort
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler