eşya depolama
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
bandstanddiaries.com
sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
Dr. Ülkü Varlık

Dr. Ülkü Varlık

14 Şubat 2026 Cumartesi

SEVGİ’NİN GÜCÜ

SEVGİ’NİN GÜCÜ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık

Siyaset Bilmi ve Kamu Yönetimi                                                                                                                  

Öğretim Üyesi  

‘’Yüreğini vermeli insan;

Sıktığı ele,

Kucakladığı dosta,

Kokladığı çiçeğe…’’

N. Hikmet

      İnsanoğlunun, yaşamda temel güvencesi, aklın özgürlük yolundaki sürekli gelişimidir. İnsanın ruhsal yaşamındaki yüceliş çabasına da gene akıl önderlik etmektedir. Kişiyi; iyiye, doğruya, güzele ve gerçek sevgiye götüren istek te gene aynı faktörlerden beslenir.

     İnsanoğlunun, gelişim yolunda harcadığı caba, karşılıklı bir alış veriş niteliğini korudukça, bireye olduğu kadar, topluma da yararlı olur; aklın, kuvvetin ve güzelliğin eşit oranda oluşturacağı ‘’Üçlü Uyum Dengesi’’ ise, ancak ve ancak, aklı ile ruhun ortak bileşimi ile elde edilebilir.

     Aklın özgürce davranış gücünü besleyen temel kaynağı arayıp bulma ve yorumlama çabasına, ünlü psikoloji bilginleri geniş ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Onun içindir ki, aklı, kuvveti ve sonuncusu güzelliği, hatta karşılıksız sevgiyi arayıp bulmada da bu bilginlerin katkısı, zamanla felsefenin estetik dalını oluşturmuştur.

     Gerçek sevginin, her türlü maddesel yarardan arınmış, karşılıksız bir duygu olduğunun dikkatle incelenmesi, insanlık adına kıvanç verici sonuçlar doğurur. Acaba karşılıksız sevgi üzerinde ısrarla durulmasını gerektiren sebepler nedir? Başka tür sevgiler var da, onun için mi ‘’Karşılıksız Sevgi’’ diye nitelenen apayrı ruhsal bir yücelik üstünde yorum yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor! İşte bu ikinci sorunu ‘’Evet !’’ diye cevaplamak yerinde olur. Çünkü ünlü nöroloji bilgini Freud’un, insanı hemen her şeyi ile seksüel güdüye (Libido) bağlama çabasının tabii reaksiyonu oluyor; ve bu boşluğu da, gene büyük bir ruh bilgini olan Carl Gustav Jung’un: ‘’Karşılıksız Sevgi!’’ yorumu dolduruyor. Övünerek söyleyebilirim ki, Jung’un, gerçek ve karşılıksız aşkın yararlardan uzak olduğu ilkesi üstünde önemle durması, psikiyatri tarihinin en aydınlık noktası olmanın önemini taşımaktadır.

KEMAN ÇALAN KIZ

     Freud’ e göre aşk, ruhsal hastalığın ayrı bir türüdür ve bir bakıma tedavisi mümkündür. Freud bu görüşte, belki de belirli bir açıdan haklıdır; çünkü ortada patolojik bir sevgi türünün de var olduğu bir gerçektir; ama sevginin türü bu değildir. Nitekim maddeye dönük, ruhsal yaşamı tümüyle inkar eden bazı doğma (baskı) rejimleri, Freud’u bu yorumundan ötürü başta taşınmıştır. Çünkü Freud çapında bir bilginin, herhangi bir yarara dayanmayan sevgiye yöneltmede sakınca görmedi. Tümüyle inkar, doğma (baskı) düzenlerini başarısızlığa uğratacak köprüleri yakıp yıkmakla da büyük bir iş görmüştür!

     İnsanlık kökü, ‘sagesse antique’ diye nitelenen ilkelerinin umudu, şefkati ve sevgiyi besleyen temel kaynaklar olduğunu, daha binlerce yıl önce tanımıştı ve ruhsal kurtuluşu ancak onlarda bulmuştu. Çünkü umudun olduğu yerde, şefkatin de olacağı ve bütün bunlardan, insana insanca yönelmenin tek yönü olan karşılıksız sevginin tatmin edilmiş olacağı gerçekti. İşte böylesine bir sevginin dayandığı akılsal ve ruhsal koşulların şaşmaz yorumunu çağımızın büyük psikiyatri Carl Gustav Jung  yapmıştır.

KEDİ VE KÜÇÜK KIZ

     Freud’un yakın dostu olan, ama günün birinde yolunu onun yolundan ayırmak zorunda kalan Jung, insanın, kökünün kötü olduğunu bilen, dıştan gelecek doğmatik baskılarda, ya da zoraki inançlarla değil de ‘’Kendini Bil’’ gerçeğine dayanarak öğrenip anlamasının en doğru yol olduğunu savunmuştur. Ve günümüzün insanın da her zamandan çok baş gösteren ruhsal  bunalımın nedeni öylesine bir yoruma bağlamıştır; ‘’…..insanlık siyasal nedenlerden olduğu kadar, bilimin korkunç, hatta şeytanca başarısından doğan gizli bir korku, derin bir kuşku içindedir; ama buna karşı gene de bir çare bulunamamıştır. Bütün bu olayların insan ruhunun çoktandır ihmal edilmiş olmasından ileri geldiğini de pek az insan inanmıştır.

     Jung’un ortaya koyduğu bu büyük gerçek karşısında, sadece sevgi eyleminin, insanoğlunun gelişim çabası açısından incelenmesi bile, yukarıda belirtilen karşıt durumun içyüzünü olduğu gibi açıklamaya yeter. Onun içindir ki, şimdide yorumu büyük düşünürlere bırakalım:

     Doğu tasavvufunun büyük önderi Mevlana Celalettin-i Rumi’nin (1207-1273) sevgi felsefesi, bu büyük mürşidi, eşsiz bir inançla insana yöneltmiş ve bu büyük ruh, insanı kişiliğini oluşturan farklılıklara bakmaksızın, kendine özgü sevgi mabedine : ‘’Gel!, ne olursan ol gel’’ söyleviyle çağırmakta kararsızlık göstermemiştir.

Ünlü NÖrolog Sigmund Freud (1856-1939)

     Şimdi de sevginin kökenine daha yaklaşmak için, insanlık tarihinin çok daha eski dönemlerine gidelim ve Zerdüşt’ün öğretisine yönelelim, sonra da Zerdüşt’ten bu yana sevgide ulaşılan zirveleri kısaca gözden geçirelim.

     Ön Asya, Uzak Doğu, Yakın Doğu ve batı uygarlıkları da sevgi konusunda bize önemli örnekler verebilecek niteliktedir. Örneğin, eski İran’ın büyük din yenileyicisi Zerdüşt (Grek kaynakların göre, M.Ö 1100 yıllarında yaşadığı sanılmaktadır) , sevgi için şöyle diyor ; ‘’Başkalarını sevebilmenin sevgisinden daha da büyük sevgi, en uzaktakini sevebilmenin sevgisini öneririm.’’ Çocuklarınızı yetiştiren ülkeyi sevin: bu sevgi de sizdeki yeni bir soyluluğun sevgisi olsun’’

     Bakınız Uzak Doğu’da Budizmin kurucusu olan Budda (M.Ö. 550-480) sevgi için ne diyor; Budda ümmetine iki ayrı sevgi türü öneriyor ; bunlardan 1.cisi Rega, 2.cisi Metta’dır. Rega ; mala, mülke, dünya nimetlerine, paraya, hayatın öteki zevklerine sahip olabilmenin sevgisidir. Metta ise, başkalarını da yarar ve karşılık beklemeden sevebilmenin sevgisidir ki, Budda Tasavvufuna göre, evreni saran bu sevgi sadece insanoğlunun sevebilme gücünden, yani tüm kötülüklerden arınmış saf sevgi gücünden beslenmektedir. Buddaya göre böylesine bir sevgiyi kendilerini ancak maddeye kine ve nefrete tutsaklıktan koruyabilmiş olan kişiler elde edebilirler.

Ünlü Psikiyatris Carl GustavJung (1875-1961)

     Şimdi de biraz Orta Doğu’ya uğrayalım ve insanı, ’’Tanrı-Tabiatın’’ parçası olarak niteleyen ve her şey den önce; ’’İnsan İçin Yaşam’’, prensibini öngören, sitoisien filozofların sevgi anlayışını ele alalım;

     Eski Anadolu Uygarlığı’nın öncülerinden Hierapolis’li (Pamukkale) Epiklet (M.S. 50-138) ile, Roma Uygarlığının ünlü kişilerinden.şair, yazar ve eğitici Seneca Hz. İsa’dan birkaç yıl önce doğmuş, miladın 65. yılında ölmüştür. Halka yönettikleri vaızlarında, insan sevgisini her şeyin önünde tutmuşlardır; daha sonra da dinler aynı sevgiyi içtenlikle benimseyip savunmuştur.

     14. yüzyıldan bu yana ve rönesanstan sonra beliren çeşitli yorumlar açısından sevgiye gelince:

     Büyük filozof E.Kant (1724-1804), insan için, sevginin değil de, ancak aktif bir iyilik görevinin söz konusu olabileceğini savunmuştur ki, iyiliğin temel kökeni de sevgiden başka bir şey değildir.

     Mutsuz ve karamsar filozof A. Schopenhauer (1788-1860) ise, gerçek sevgiyi, insanlığın ortak ıstırabı olarak yorumlamış ve böylesine bir niteliğe ulaşamamış olan sevgiyi ‘’bencillik’’ olarak tanımlamıştır.

     Bütün bunları sayıp dökerken, büyük psikiyatrist Garl Gustav Jung’a hak vermemeye imkan yok. Onun dediği gibi, insan ruhunun hele çağımız da ihmal edilmiş olmasıdır ki, madde ve çıkar dünyasının katılığı içinde insan hiçbir yarardan beslenmeyen karşılıksız, katıksız sevgiden yoksun kalmanın tehdidi altında bunalmıştır.

YAĞMURDA YÜRÜMEK

     İşte bu noktada bazı sorularım olacak: İnsan hayatını kurtarma yolunda, çocuğunu kurtarmak için, kendini suya atan, çocuğunu kurtarırken boğulan, evladını yangından kurtarırken, ölen annenin bu kutsal davranışları da mı libidoya mı bağlıyacağız? Ben bunu hiç zannetmiyorum. Bütün bunlar saf sevginin kutsal örnekleridir. Freud çapında bir bilim adamının hayatı boyunca sürdürdüğü yalnızlığa, bilimsel buluşlarını, çekinmeden savunurken karşılaştığı hakarete hatta ilgisizliğe, ölünceye kadar sabırla tahammülle katlanması, onun bilime karşı ruhun da beslemiş olduğu ‘’Karşılıksız Sevgi’ değil de nedir?  

Kaynaklar.

Carl Gustav Junk’un farklı eserleri.

Cevad Memduh Altar’ın çeşitli konferanslarından notları.

Sigmund Freud’un eserleri.

Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Açıklayıcı Notlar.

*Carl Gustav Jung ;İsviçreli psikiyatris, Analitik Psikolojinin kurucusudur. (Derinlik Psikolojisinin Sigmund Freud ve Alfred Adler ile beraber üç büyük kurucusundan birisidir.)

*Cevad Memduh Altar; Geniş müzik kültürü ve araştırmacı kimliğiyle Türkiye’yi uzun yıllar uluslararası planda temsil etmiş olan Cevad Memduh Altar, müzikolog, sanat ve müzik tarihçisi, yazar ve çevirmen, araştırmacı, eğitimci ve yönetici olarak cumhuriyet döneminin önde gelen aydınlarındandı.

*Sigmund Freud; Psikanaliz Öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren ‘’Psikoanalitik Kuram’ın’’ kurucusudur. 

Devamını Oku

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİNİN GELİŞİMİ

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİNİN GELİŞİMİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi 

 ‘’İnsanları seven bir kişi, insanları sevmeyen doksandokuz kişiye bedeldir.’’

John Stuart Mill.

     Klasik özgürlükler deyince, insanın insan olarak sahip olduğu özgürlükler anlaşılır. Böyle bir özgürlük anlayışı, Batı’da doğmuş ve gelişmiştir. Çoğu kez, “batılı” özgürlük an­layışı denilince, akla bu özgürlüğün gelmesinin bir nedeni de budur.

     Batı’da insanın, salt insan olarak doğuştan bazı hakları ve özgürlükleri olduğu ve devletin bunlara hiçbir zaman doku­namayacağı düşüncesinin bir sistem halinde ortaya çıkışı 17nci yüzyıla rastlar. Gerçi o zamana kadar insan onur ve değerini belirten, ona baskı ve zulüm yapılmaması gereğini ileri süren çeşitli görüşler ortaya atılmamış değil. Fakat bunlar, hiç bir zaman, 17nci yüzyılda olduğu kadar açık, derli toplu, kısacası, sistemli bir biçimde olmamıştır.

     İnsan haklarının ana düşüncesini şöyle özetleyebiliriz: insanlar, toplum yaşamına geçmeden önce, doğal bir durumda yaşıyor­lardı. O zamanlar tam ve mutlak özgürlükleri vardı. Sonradan, aralarında bir sözleşme yaparak siyasal topluluğu meydana ge­tirdiler. Bunu yaparken de bu topluluğun kurulabilmesi ve ya­şayabilmesi için gerekli olan ölçüde, özgürlüklerinin bir bö­lümünden özveride bulundular. Ne var ki, doğal halde sahip ol­dukları hak ve özgürlüklerinin en esaslı olanlarını siyasal topluluğa, yani devlete devretmediler. Bu temel hak ve özgür­lükler, devletin kuruluşundan sonra da kendilerinde kaldı. Buradan şunu çıkarabiliriz. İnsanların devletten önce ve onun hukukundan üstün doğal hakları vardır. O halde devlet kendin­den önce var olan bu doğal haklara bağlıdır, aynı zamanda on­lara saygı göstermek zorundadır.

Dünya’da İnsan Haklarının Gelişimi:

     İnsan Hakları ile ilgili konular 17nci ve 18nci yüzyıllarda başta İngiliz filozofu John Locke olmak üzere, birçok düşünür tarafından işlenmiş ve geliştirilmiştir. Daha sonraki yıllarda ise, yeniden gözden geçirilerek yer yer düzeltilmiştir. İnsan Hakları Kav­ramı insanlık tarihinde bir çığır açmış ve Batı’daki büyük devrim hareketlerinin tohumlarını atmıştır.

     Batı’da insan haklarının tarihsel gelişiminde, İngiltere’nin ayrıcalıklı bir yeri var: Kişi hak ve özgürlükleri, henüz kafa­larda bir düşünce olarak belirmeden çok önce İngiltere’de bir takım ferman ve kanunlarla gerçekleşme yoluna girmiştir.

     İngilizler, daha 13. yüzyılın başlarında (1215) o zaman­ki kralları Yurtsuz John’a zorla kabul ettirdikleri ‘Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı)’ ile kişi haklarının gerçekleşmesi yolunda ilk büyük adımı atmışlardır. Daha sonraları, 1628 tarihli ‘Petition of Rights’, 1678 tarihli ‘Habeas Corpus Act,’ 1689 ‘Bill of Rights’ ve nihayet 1701 tarihli ‘Act of Settlement’ ile özgürlüklerin sınırları genişletilir, hükümda­rın iktidarı bir yasal çerçeve içine alınarak onun kişi hak ve özgürlüklerine saygı göstermesi sağlanır. Ancak, bütün bu ferman ve kanunlar, bir takım felsefi il­kelerden hareket ederek tüm insanlığı kavrayan genel ve soyut haklar ve özgürlükler listesi değildir ve olmamıştır da. Bu ferman ve kanunlar, İngiliz aristokrasisinin ve onun çevre­sinde toplanmış olan burjuvaların, kralın mutlak iktidarını sınırlandırmak yolunda giriştikleri mücadelede o günkü koşul­larda iktidardan gelen ağır baskıların ve haksızlıkların gi­derilmesi ve bunların tekrarının önlenmesi amacını güden göz­lenebilir bir takım önlemler getirir.

     Doğrudan doğruya felsefi ilkelerden hareket, ederek, tüm insanlığa hitap eden özgürlükler listesi 18nci yüzyılın sonla­rındaki Amerikan ve Fransız Devrimleri’nin bildirileriyle or­taya çıktığını görüyoruz. Nitekim bu nitelikteki ilk belge, 12 Haziran 1776 tarih­li ‘Virginia Anayasası’nın’ başındaki ‘Bill of Rights’dır. Ana­vatan İngiltere ile savaş halinde bulunan 13 Amerikan koloni­sinin temsilcilerinden oluşan Filadelfiya Kongresi, Amerikan bağımsızlık Bildirisi’nin ilanından aşağı yukarı iki ay önce, 10 Mayıs 1776 tarihinde, bütün kolonilere, birer anayasa hazırlayarak devlet halinde örgütlenmelerini tavsiye eder. Bu öneriye uyarak kendi anayasasını yapan ve başına bir de haklar bildi­risi koyan ‘Virginia Kolonisi’ olmuştur, onu öteki eski koloniler ve yeni devletler izlemiştir. Bu açıdan Virginia Anayasası önem taşır. Yine, 1776′ yılın dan başlayarak kabul edilen çeşitli Amerikan bildirilerinde, İnsanların doğuştan bir takım hakları olduğu, bunların devletten önce de var olduğu dolayısıyla devlet iktida­rının da bu haklarla sınırlanması gerektiği savunulur kişi güvenliği, vicdan özgürlüğü, düşüncelerini açıklama ve yayma özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, dilekçe hakkı gibi klasik hak ve özgürlüklere yer verilir.

     İnsan Hakları ile ilgili bildirilerden söz ederken bunlardan akla ilk geleni ve en ünlü olanı, 1789 tarihli Fransız, ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ dir. On yedi maddeden oluşan bu bildiride, İnsanların “doğal, başkalarına devredilemez, zaman aşımına uğramaz, kutsal” hak­ları olduğu ilan edilir ve özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, kişi güvenliği, düşünce, söz, yazı ve vicdan özgürlükleri gi­bi klasik hak ve özgürlükler sistemli bir ayırım yapılmaksızın sıralanır. Yine bu bildiride, bunların yanı sıra, bazı si­yasal ilkeler ve anayasa esasları da yer almıştır. Bunlar ara­sında, özellikle milli egemenlik ilkesi, yurttaşların doğru­dan doğruya ya da temsilcileri aracılığıyla kanunların yapıl­masına katılmaları esası, güçler ayrılığı ilkesi vardır. Fransız Devrimini yapanlar, insan haklarının sağlanması ve korun­ması için bu siyasal ilkeleri zorunlu görüyorlardı.

     19. yüzyılın başlarından itibaren, insan hakları ilke­leri ile sözü edilen bildiriler, başka milletlerce de kabul ve ilan edilir. Ne var ki, Fransız Devrimi’ ne kadar gelen ve ondan sonra da uzun bir süre devam eden özgürlük anlayışının belli bir çer­çevesi vardır. Gerçekten Amerikan ve Fransız devrimleriyle, siyasal despotizm yenilgiye uğratıldıktan sonra, insan hakları savunucuları için, özgürlük, devletin faaliyet alanları ile müdahalesinin bir nokta da daralması demekti.

Türkiye’de İnsan Haklarının Gelişimi:

     Osmanlı Devletinde 19. yüzyılın ortalarına gelinceye ka­dar, Batı’da olduğu gibi, hükümdarın mutlak iktidarını sınır­layan, bireylere insan olarak bazı haklar tanıyan bir özgürlük anlayışı kendini göstermemiştir. İnsan hakları ve özgürlükleri ülküsünün ilk serpintileri 19ncu yüzyılın ikinci yarısından sonra gelmeye başlayacaktır. Ondan önce, Osmanlı İmparator­luğu’nda girişilen ıslahat hareketlerinin gerçek bir özgürlük ülküsünden esinlendiğini ya da kaynaklandığını söylemek olası değil.

     Tanzimat fermanlarının ilki ve bazı yazarlarca Türklerin ‘İlk Haklar Bildirisi’ olarak tanımlanan ‘1839 Gülhane Hattı Hümayunu’nun’ tanıdığı haklar, aslında Avrupa ve Amerika’daki örneklerle kıyaslanamayacak kadar cılız ve gerçek güvenceler­den yoksun bir demetçiktir. Can ve mal güvenliği, şeref ve haysiyetin korunması, kişi güvenliği, kişi güvenliği ile il­gili esaslar, din ayrımı gözetilmeksizin bu hakların bütün Osmanlı uyruklarına eşit olarak tanınması gibi haklardı.

     1889 Gülhane Hattı’nı izleyen, ‘1856 Islahat Fermanı’nın’ ağırlık noktası Müslüman Hıristiyan uyrukları arasındaki “eşitlik” tir. Bunun yanı sıra, bazı kişi haklarını da “güvence” altına almak ister. Başta Gülhane Hattı’nın ilan ettiği can ve mal namusunun korunması ilkesi bir kez daha belirtilir. Ayrıca, eziyet işkence ve her türlü bedensel ceza kesinlikle yasaklanır, mahkumların mallarının alıkonulamıyacağı bil­dirilir, duruşmaların açıklığı ilkesi konulur. Din ve eğitim özgürlüğü kabul edilir. Doğrudan doğruya kişi hakları ve gü­venliği ile ilgili bu esaslardan başka ferman adli, idari ve mali alanlarda oldukça geniş bir takım ıslahat önlemlerinin ana ilkelerini de saptar ve ilan eder.

     Bütün bunların yanı sıra, daha önemli olan, 1856 Islahat Fermanının doğrudan doğruya Batılı devletlerin baskısı altın­da yapılmış olması. Daha sonra 18nci yüzyıl Avrupa’sının liberal ve demokratik düşünceleri hemen hemen yüzyıla yakın bir gecikme ile 19ncu yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, Batı kültürü ile yetişmiş ve birçoğu bürokrasiden gelen aydınlar­ca yayılmaya başlamıştır. Bu aydınların belirli ve köklü bir ortak siyasal görüşü olmamakla beraber, hepsi de bir düşünce çevresinde birleşiyorlardı. Temel istekleri ise, iktidarın sınırlanması ile Batılı ör­neğe uygun bir ‘meşru’ rejimdi. Artık anayasadan, halk egemenliğinden, insanın devlet karşısında bir takım hakları olduğun­dan ve bu hakların hukuksal güvencelerle donatılması gereğin­den bahsediliyordu. ‘özgürlük’ sözcüğü de yeni anlamıyla o dö­nemde kullanılmaya başlanır. 

     Böylece, 1876’da ilk anayasa yapılır. Kamu özgürlükleri de, ilk kez, geniş bir liste halinde fakat ‘klasik bir çerçe­ve içinde’ bu anayasada yer alır. Kanuni Esasi’de 19 maddede toplanan hak ve özgürlükler­den başlıcalar şunlardır: kişi güvenliği, ibadet özgürlüğü, basın özgürlüğü, dilekçe, konut dokunulmazlığı, eğitim özgürlüğü, kanun önünde eşitlik, devlet hizmetlerine alınmada eşitlik, mülkiyet hakkı, angarya ve işkencenin yasaklanması, doğal hâkim ilkesi, kanunsuz vergi konulamayacağı ilkesi. Sıralanan bu hakların o günkü Batılı örneklerden pek ge­ri kalır yanı yoktur. Ne var ki, tüm bu haklar ‘platonik’ bir değer taşırlar: çünkü bunlar bir güvenceye bağlanmış değildirler, bu Anayasa da, özellikle bir 113 madde vardır ki, Padişah bu maddenin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, ‘hükümetin em­niyetini ihlal edenleri’ basit bir zabıta soruşturmasından sonra memleketten sürebilecekti. Böylece Hükümdarın eline ve­rilen bu müthiş silah, Anayasanın tanıdığı bütün hak ve özgürlüklerin değerini bir çırpıda sıfıra indiriyordu.

     İkinci Meşrutiyet, 1876 Anayasasında, ister istemez de­ğişikliklere gider. Bu değişiklikler, genel olarak, hükümdarın yetkilerinin sınırlanması, buna karşılık parlamentonun yetkilerinin genişletilmesi yönünde olur. Bu konuda en önemli yenilik, 113 maddenin Padişaha verildiği yetkinin anayasadan çıkarılması olur. Ayrıca, 1876 Anayasasında olmayan iki klasik özgürlük getirilmiştir, bunlardan, 119 madde ‘haberleşmenin gizliliği’ esasını ko­yarken, 120. madde de ‘toplanma ve dernek kurma’ özgürlüklerini tanımaktadır.

     1921 Anayasası kamu özgürlüklerinden ya da insan hakkın­dan söz etmez. O günkü gündemin başında “bağımsızlık” gelmek­tedir. Bize göre bu haklar daha çok insandan önce, tüm ulusun emperyalizm karşısındaki haklarıdır.

     1924 Anayasasıyla, kamu özgürlükleri,’ ’Türklerin, Hukuku Ammesi’’ başlığı altında yeniden kabul edilir. Ne var ki, iki şey eksiktir. Anayasanın haklar ve özgürlüklerine, 1789 modeli klasik çerçeve egemendir. 1924 Anayasa koyucu, sosyal içerikli özgürlük anlayışına, o zamanın anayasalarına yeni girmeğe başlayan örneğin Weirmar Anayasası iktisadi ve sosyal haklar akımına yabancı kalmıştır. Belki toplumda eksikliği de henüz duyulmadığından böyledir. Ama asıl önemlisi özgürlüklerin güvencelerden, özellikle yargısal güvencelerden yoksun olmasıdır. 1961 Anayasası, 1924 Anayasasının yerini alıncaya kadar özgürlükler sisteminde bu iki eksiklik sürecektir.1961 Anayasası ise, getireceği özgürlükler sisteminde, en başta bu iki eksikliği giderecektir.

     1961 Anayasası getirdiği haklar ve özgürlükler yönünden bizim Anayasacılık birikimi­mize çok ileri ve yeni kavramlar, boyutlar kazandırmıştır. 1961 Anayasası, klasik hak ve özgür­lüklerle yetinmemiş, ailenin korunması, mülkiyet, çalışma, sağlık, toplumsal güvenlik, ücret gibi konulara da açılarak kişinin toplumsal ve ekonomik haklarının varlığına değinmiştir. Kişi ancak bu hakların varlığı ve bunların işler, geçerli olmasıyla özgürdür, özgür insan olarak yaşama hakkına sahip olacak; klasik hak ve özgürlükleri de bunlarla birlikte bir anlam taşıyacaktır.

     1982 Anayasası için ise, bu alanlarla ilgili olarak olumlu şeyler ifade etmek oldukça zordur. 1982 Anayasası demokratik liberal anayasa teorisi anlamındaki özgürlük garantilerinin bir belgesi olmak yerine, insan hakları sınırlama ve ihlallerine meşruluk kaynağı kimliğine bürünmüştür. 1982 Anayasası, bu tercih ve özelliklerin doğal bir sonucu olarak, özgürlük ihtiyacı ile belirlenen toplumsal ve evrensel gelişmelerin gerisinde kalmıştır. Kişinin ikinci plana itildiği ve demokratikleşme ve özgürlük arayışlarının önünde bir engel oluşturan bu anayasa da insan hakları konusunda değişiklikler yapılması zorunluluk arz etmektedir.

Kaynakça:

Akıllıoğlu, Tekin, Temel Haklar Hukukuna Çiriş., A.Ü.S.B.F. Yayınlanmamış Ders Notları, Ankara: 1980.

Alev Alatlı (Derleyen), Batıya Yön Veren Metinler. İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya MYO. Kapadokya, 2010.

Kapani, Münci, Kamu Hürriyetleri, Yetkin Yayınları, Ankara: 1993.

Rouseeu, Jean, Jacques. İnsan Haklan. (Çev. A. Ekmekçi-A.Türker). İletişim Yayınları.

Sancar, Muzaffer., “İnsan Haklan Açısından 1982 Anayasası”, Amme İdaresi Dergisi, TODAİE Yayını, C.25, S.2, Ankara: 1992.

Sencer, Muzaffer.” İnsan Haklan Açısından İngiliz, Devrimi”, Amme İdaresi Dergisi, TODAİE Yayını, C.23, S.2, Ankara: 1992.

Tanör, Bülent, “Türkiye’nin İnsan Haklan Sorunu”.

Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Devamını Oku

ÖGRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN (YAŞANMIŞ BİR ÖĞRETMEN – ÖĞRENCİ HİKAYESİ)

ÖGRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN (YAŞANMIŞ BİR ÖĞRETMEN – ÖĞRENCİ HİKAYESİ)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

Öğretim Üyesi  

‘’Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.’’

Hz.Ali

     Öğretmenler Günü’ne ayırdığım bugünkü yazımı iki alt başlık altında topladım. Birincisi, gerçek bir öğrenci – öğretmen hikayesini paylaşmak ve kıssadan hisse çıkarmak. İkincisi ise, Atatürk’ün öğretmenlerin değerini anlatan kısa bir anekdot.

I. Yaşanmış Bir Öğretmen – Öğrenci Hikayesi.

      Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler dershaneden çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.

     Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu. 
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
– Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin? 
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
– Sizinle biraz konuşmak istiyordum öğretmenim.
– Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
– Ahmet arkadaşımız var ya.…
– Evet, ne olmuş Ahmet’e?
– Durumları pek iyi değil galiba öğretmenim. Annesi, beslenme çantasına pek bir şeyler  koymuyor.
– Eee?
– Ona yardım etmek istiyorum. Ama kendisi, benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz? 

     Ali, cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini bir an zihninden geçirdi… Bildiği kadarıyla ailesinin durumu gerçekten iyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu da değildi. Buna karşın, bir arkadaşına yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu. 
Nurhan Öğretmen:
– Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pek iyi değil. Yanlış mı biliyorum?
– Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
– Nerede çalışıyorsun?
– Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi biraz zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bir şeyler söylemeliydi. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursam, belki bir yolunu bulur onu vazgeçirebilirim diye zihninden geçirdi.

Nurhan Öğretmen, Ali ye döndü:
– Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
– Çok zengin bir işadamı.
– Niçin?
– İnsanlara daha çok yardım etmek için.
– Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pek iyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğunda  insanlara yardım edersin. Olmaz mı?
– Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
— Neden olmaz?
— Üç sebepten dolayı olmaz.



Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor. 

İkincisi: ‘Ağaç yaş iken eğilir’, deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü : Daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
– Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
– Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?

     Nurhan Öğretmen in gözleri dolmuştu. Başını evet anlamında sallarken Ali’yi evine yolladı. Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine farkına varmadan oturdu ve paraları eline aldı.

     Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk simit paraları, Cennet’i satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.



     Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi, ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı, ağladı…

     Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken okulun bekçisi Sadık, ‘’bozuk simit paraları ile cenneti satın almak, bozuk simit paraları ile cenneti satın almak’’ diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, Ne dediniz hocam? demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti 

     Hikayeyi beğendiyseniz ve Ali den duygulandıysanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın. 
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın. 
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin. 
Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetli idi.

***

II. Atatürk ve Öğretmenlerin Değeri

Atatürk, Kayseri’de fizik öğretmeni Abdullah Efendi’nin dersine girer. Öğretmen, sanki sınıfta Atatürk ve arkadaşları yokmuş gibi, son derece doğal bir şekilde dersine devam eder. Bir ara Atatürk kara tahtanın önünde durunca, öğretmen;

Paşam biraz çekilir misiniz? Çocuklar tahtayı göremiyor, demez mi…Zil çalıncaya kadar Abdullah Efendi dersine devam eder. Zil çalınca herkes bir fırtına beklerken, Atatürk hayranlıkla Abdullah Efendi’ye bakarak şöyle der:

     ‘’İşte dershaneyi bir mabet, dersi ibadet gibi gören gerçek öğretmen. Bugün vatanımızda bir milli kudret varsa, o cereyan, felaketlerden ders alan ulusun kalp ve dimağından doğmuştur.’’

***

     Dünyanın en değerli varlıkları olan siz öğretmenler! Bugün, Türk öğretmeninin şeref günüdür. Ona olan saygıyı yenileme, onun yüceliğini anma günüdür. Böyle anlamlı bir günde başta başöğretmenimiz Mustafa Kemal atatürk olmak üzere hepinizi sevgiyle, candan kutluyorum.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun. 

Kaynakca.

Dr.Ülkü Varlık Arşivi

Devamını Oku

CUMHURİYETİMİZİN 102. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN

CUMHURİYETİMİZİN 102. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘’Eğemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Yasama ve yürütme gücü, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. 

Bu iki kelimeyi özetlemek mümkündür; Cumhuriyet.’’

 Mustafa Kemal Atatürk

Dr. Ülkü VarlıkSiyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi

     29 Ekim1923 ülkemizde millet egemenliğine dayalı demokratik yönetiminin ilan edilişinin 102. yıl dönümüdür. Tüm ülkede Cumhuriyetin ilanı, ilk günkü gibi heyecan ve coşku içerisinde bayram olarak kutlanıyor.

Bugüne nasıl geldik, bu günün taşıdığı anlam ve önem nedir? Bunu görmemizde yarar vardır.

     9 Eylül 1922’de Ege’de elde edilen kesin zaferle, Kurtuluş Savaşı’nın silahlı mücadele kısmı sona ermişti. Bundan sonraki mücadele Türk milletini, her alanda gelişmiş milletlerin seviyesine ulaştırmaktı. İlk olarak Cumhuriyet’in ilan edilmesine karar verildi. Mustafa Kemal, ‘’Türk Ulusu’nun yaratılışına ve karakterine en uygun olan yönetim, Cumhuriyet yönetimidir’’ diyerek Cumhuriyetin ilanının Türk milleti için taşıdığı önemi belirlemiş oluyordu.

     23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla yeni bir Türk Devleti kurulmuştu. Millet egemenliğine dayanması ve demokratik bir yapıya sahip olması nedeniyle bu devletin isminin ‘’Cumhuriyet’’ olması gerekiyordu. Ancak o günkü siyasi ortamın uygun olmaması nedeniyle ismi açıklanmamıştı.

     Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının ardından, görevini tamamlamış olan Birinci TBMM, 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar vererek dağıldı. Bu arada, Mustafa Kemal yeni Meclis açılışına yetiştirmek üzere yeni bir anayasa tasarısı hazırlattı. Bu tasarı hazırlanırken Mustafa Kemal zaman zaman toplantılara başkanlık etmiş ve sık sık milli hükümetin cumhuriyet özellikleri taşıyor olmasına rağmen bu durumu açıkça ilan etmemenin devlet idaresinde eksiklik olduğu hissini vereceğini ve ilk fırsatta cumhuriyeti ilan edip bu düşüncenin ortadan kaldırılması gerektiğini anlatarak meclisi cumhuriyet fikrine alıştırdı.

     İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin oluşturulmasını hemen ardından artık, var olan rejimin de bütün açıklığı ile ortaya konulması ve yeni devletin başkanının seçilmesi gerekiyordu. O güne kadar bu görev Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı olarak Atatürk tarafından yürütülmüştü.

     Ayrıca, 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılınca devlet şeklinin ne olacağı üzerinde tartışmalar başlamıştı. Özellikle hanedan yandaşları, halifenin durumunun güçlendirilerek onun bir çeşit devlet başkanı olarak gösterilmesini istiyorlardı. Hatta, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından hemen sonra Rauf Orbay, başbakanlıktan ayrılırken, Mustafa Kemal’e hilafet makamını kast ederek, ‘’Devlet Reisliği makamını takviye ediniz.’’ Diye rica etmişti. Bu gerçekleşirse, saltanat geri gelecek demekti. Bu olasılığın gerçekleşmesine engel olmak için devletin bir cumhuriyetin olması gerekiyordu. Nitekim,  Rauf Bey’in ne demek istediğini gayet iyi anlayan Atatürk ‘’Dediğinizi yapacağıma emin olunuz’’ cevabını verirken aklından geçirdiği cumhuriyetin ilanı ve devlet başkanlığının güçlendirilmiş cumhurbaşkanı makamıyla temsil edilmesiydi.

     Cumhuriyetin ilanı öncesinde TBMM de devletin geleceğiyle ilgili olarak esas itibariyle üç fikir çatışma halindeydi:

1. Meşrutiyet’e tekrar dönülmesini savunanlar ki, bunlar Halife Abdülmecit’in devletin başına geçirilmesini ve yetkilerinin genişletilmesini istiyorlardı.

2. Cumhuriyet’in bir oldu bitti şeklinde getirilmesine karşı olanlar, yeni anayasa taslağının enine boyuna görüşülmesini, halife ve hilafet makamına sadık kalınmasını onayladıkları gibi halifeye daha fazla yetki tanınmasını istiyorlardı.

3. Cumhuriyet’in en kısa zamanda ilan edilmesini isteyen inkilapçılara göre, anayasanın tümü üzerinde yapılacak görüşmeler zaman alacağından öncelikle Ankara’nın başkent olmasının ardından hızla Cumhuriyet’in ilan edilmesini gerektiğini düşünüyorlardı. Bu maksatla hazırlanan kanun teklifi TBMM’ye iletildi. TBMM’de yapılan görüşmelerin sonunda 13 Ekim 1923’te Ankara’nın yeni Türk Devleti’nin başkenti olmasına dair kanun kabul edildi. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu üçüncü fikri savunuyordu.

     İkinci Meclis toplandıktan sonra Fethi Okyar başkanlığında oluşturulan İcra Vekilleri Heyeti (şimdiki Bakanlar Kurulu) bir türlü uyumlu bir çalışma içerisine giremedi ve önemli memleket meselelerini ele alamadı. Ayrıca Mecliste oluşan gizli bir ayrılıkçı grup hükümetin iş görmesine engel olmaya başlamıştı. Bu durumdan şikayetci olan Bakanlar Kurulu Başkanı Ali Fethi Okyar bey ve diğer vekillerin 25 Ekim’de Çankaya’da Mustafa Kemal Başkanlığında yaptıkları toplantıda aldıkları ortak kararla istifa etmeleri üzerine başlayan hükümet krizinin uzaması ve Meclisin güvenini kazanacak yeni bir kabine kurulamaması devletin yönetimi konusunun acilen çözülmesini gerekli hale getirdi. Bu gelişmeler üzerine, Mustafa Kemal 28 Ekim akşamı Çankaya Köşkü’nde verdiği yemek sırasında yakın çalışma arkadaşlarına ‘’Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.’’ Diyerek krizden çıkış yolunu gösterdi. Yemekte bulunanların da içtenlikle desteklemeleri üzerine, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü yemekten sonra bir araya gelerek bir kanun tasarısı hazırladılar. 29 Ekim günü önce Halk Partisi Meclis Grubunda, ardından da TBMM’de kabul edilen tasarıya göre halen yürürlükte olan 1921 Anayasası’nın birinci maddesinin sonuna ‘’Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir.’’ İlavesi yapıldı. Akşam saat 20.30’da ilan edilen Cumhuriyet’in ardından derhal yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde, Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olarak seçildi.

     Cumhuriyetin ilanı, bir taraftan Milli Mücadele’nin askeri ve siyasi alanlardaki zaferi ve demokratik ilkelere göre kurulan yeni devletin bu yöne doğru gelişmesi diğer taraftan da Osmanlı Hanedanı’nın Milli Mücadele’ye karşı takındığı tavrın ve dünyada egemen olmaya başlayan yeni bir anlayışın yani demokratik yönetimin yerleşmesinin kaçınılmaz sonucuydu. Osmanlı Devleti yüzyıllarca süren bir yönetimden sonra çökmüştü. Bu çöküşün en büyük sebebi devletin ve toplumun her kademesine yayılan eski-yeni, geri-ileri, taassup-çağdaşlaşma çatışmasıydı.

     Ayrıca, XX. Yüzyılda bir milletin kaderinin bir hanedana bağlı olması, mantık, hak hukuk ve çağdaş devlet anlayışı bakımından anlamını yitirmişti. Diğer dünya devletleri de tek bir kişinin veya grubun yönetiminden kurtulma mücadelesi vermeye başlamışlardı. Mutlak ve genellikle ilahi kaynaklı oldukları için sorgulanamaz ve eleştirilemez diye nitelenen yönetimlerin, halk hareketleriyle yıkılması ve güçlerin kaynağını onları iktidar yapan halk desteğinden alan demokratik rejimlere yerlerini bırakmaları kaçınılmaz bir süreçti. Bu çerçevede, kurulan yeni Türk devleti de 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla bu yolu seçmişti. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıysa sadece gelinen son noktanın ilanından ibaretti.

     Sonuçta Cumhuriyet’in kurulmasıyla halk idaresi gerçekleşmiş, millet bir kişiye kul olmaktan kurtulmuş ve kendini idare edecekleri seçmeye hazırlanan vatandaş olmuştu.

     Cumhuriyet idaresi Türk toplumuna bir çok değer kazandırdı. Cumhuriyet Hükümetinin lider kadrosu, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi siyasi ve iktisadi alanda tam bağımsız devlet olma yolunda verdiği mücadeleyi de çok zor koşullarda gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet Hükümeti bir yandan ülkeyi gelenekçi Osmanlı anlayışından kurtararak çağdaş, ulusal bir toplum yaratmaya çabalarken, bir yandan da ekonomik gelişmesine büyük önem vererek izlediği politikalarda genelde ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullara uymuştur.

     Atatürk cumhuriyeti şu sözlerle tanımlar. ‘’Eğemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yasama ve yürütme gücü, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. Bu iki kelimeyi özetlemek mümkündür; Cumhuriyet.’’

     Mustafa Kemal’in gençliğinden beri benimsediği ilk ulusal ideal rejim sistemi de cumhuriyettir. 1908 Meşrutiyeti’nden önce Selanik’teki ordu karargahında kurmay subay olarak bulunurken yakın arkadaşlarıyla yaptığı tartışmaların birinde ‘’Türkiye için en iyi devlet şekli nedir? Diye sormuştu. ‘’Meşrutiyet’’ cevabını alınca, Mustafa Kemal, ‘’Meşrutiyette de başta bir hükümdar vardır. Onun istibdadını önlemek çok zordur. Bu ülkeyi yükseltecek idare cumhuriyettir.’’ Şeklinde kendi görüşünü belirtmiştir.

     Cumhuriyet’in ilanından sonra 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen ve 1961 yılına kadar yürürlükte kalan anayasa ile devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığı ilkesi de uygulamaya sokulmuştur. Demokratik yönetimin özünü oluşturan kuvvetler ayrılığı, kamu düzenini sağlayan yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız kılınmasıdır. Bu üç işlev ve onları yerine getiren organlar birbirlerinden ne kadar bağımsız iseler o oranda birbirlerini denetler ve yanlışlarını düzeltirler. Dolayısıyla toplum da, o oranda demokratik ve çağdaş olur. Atatürk’ün amaçladığı devlet ve toplum düzeni de budur.

Sonuç

     Sonuç olarak; Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş devletler düzeyine ulaştırmak için yaptığı Türk İnkılabı, büyük zorluklara rağmen gerçekleştirilmiş eşsiz bir inkılaptır. İnkılabın başarısını mucize olarak niteleyebiliriz. Bu başarıda Atatürk’ün payı büyüktür. Atatürk’ün Osmanlıdan devraldığı miras, borç batağında çökmüş bir devletti. Atatürk’ün elindeki tek kaynak Türk Milletinin derin tarihsel deneyimi, bu deneyim ile yoğrulmuş ileriye dönük başarma azim ve iradesi idi. Atatürk’ün, milletinin bu tarihsel birikimine inanan ve ona güvenen liderliğiyle XX.yüzyılın Türk Mucizesi yaratıldı. Tarih sahnesinden silinmek istenen ülke bu müthiş insanın yöntemiyle 15 yıl gibi çok kısa bir sürede; kendi silahını, gemisini, uçağını yapabilen, geleceğe güvenle bakan mutlu insanların yaşadığı, uluslar arasında saygın bir düzeye erişmiş, kimseye borcu olmayan, dostluğu aranan, düşmanlığından korkulan bir ülke durumuna gelmiştir.

     Cumhuriyet Bayramı’nın tüm Türk milletine kutlu olması dilek ve temennisiyle bizlere bu günleri armağan eden başta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehit, gazi ve kahramanlarımıza şükran ve minnetlerimi sunuyorum.

Kaynaklar. 

*Kara Harp Akademisi Dergileri.

*Mustafa Kemal Atatürk. Nutuk.

*Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Devamını Oku

ZAFER BAYRAMI’NIN 103. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN

ZAFER BAYRAMI’NIN 103. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dr. Ülkü Varlık Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi

Zafer, ’’Zafer benimdir‘’ diyebilenindir.

Başarı ise, ‘’Başaracağım’’ diye başlayarak sonunda’’Başardım’’ diyebilenindir.Mustafa Kemal Atatürk

Ağustos Ayı Türk Ulusal Yaşamı bakımından hareketli ve kutsal bir aydır. Birçok  Büyük Türk zaferi hep bu uğurlu ayın sıcak günlerinde kazanılmıştır. Tarihte on altı büyük imparatorluk kurmuş devletimizin, anılan ay içerisinde kazandığı tüm zaferleri bu sütunun kısıtlı olanakları içinde özet olarak sunmak dahi oldukça zor. Ancak, bunlardan bazılarına aşağıda yer verilmiştir.

Türk Ulusal Yaşamında Ağustos Ayı’nın Önemi

     26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ile Türk Devleti’nin temeli atılmıştır. 22 Ağustos 1389 Kosova’da Rumeli’nin Balkan Savaşlarına kadar süren, beş asırlık yazgısı (kaderi) çizilmiştir. 11 Ağustos 1473 Otlukbeli’nde doğunun egemenliği sağlanmıştır. 23 Ağustos 1514 Çaldıran’da; Bayburt’tan Van’a Maraş’tan Mardin’e, Bitlis’ten Diyarbakır’a kadar, Doğu Anadolu’nun tümü kazanılarak Türk topraklarına eklenmiştir.

     24 Ağustos 1516’da Mercidabık’ta sadece dört saatlik bir savaş ile Toros dağlarının ötesinde yer alan Anadolu, Suriye ve Filistin ele geçirilmiştir. 29 Ağustos 1526’da Mohaç’taki ikindiye doğru başlayan cenk, iki saat gibi kısa bir sürede Türk zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu çok kısa savaş sonrasında ise, Türk Ulusu yaklaşık iki yüzyıla yakın Avrupa Kıtası’nın ortasında da yer edinmiş, bayraklarını burçlarda dalgalandırmıştır.

     Bir ordu ki, hiçbir ulusun ordusuna bu zamanda bu teknik olanaklarla bile sahip olunamayacak beş Kıt’ada at koşturmuştur. Sınırlarını Tuna’dan Viyana kapılarına kadar dayamış, her gittiği yere erdem, merhamet duygularını da birlikte götürerek, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır.

Büyük Taarruz ya da Anadolu Mucizesi

     İşte bugün, bundan 103 yıl önce, bir Ağustos Ayı’nın yine sıcak günlerinde kazanılan ve Türk tarihinde yepyeni bir dönemin başlayabilmesinin bir işareti olan ve Türk Ulusu’nun yazgısını değiştiren, Ulusal Tarihimize “Başkomutanlık Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz” adı ile geçen bir zaferin yıldönümünü kutluyoruz.

     Son Türk Devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanının en güçlü devletlerinden biri olmasına karşın tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenlerle yıpranarak Birinci Dünya Savaşı sonunda bağlaşıklarının (müttefik) savaşı kaybetmesiyle yenik sayılarak 03 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Silah Bırakışması (mütareke) sonucunda kesin olarak ülke toprakları parçalanmaya tabi tutuluyordu.

     “Hasta Adam” olarak nitelendirilen İmparatorluğun bu durumdan yararlanarak Türk’leri ve Türk’lüğü yok ederek Bizans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmek sevdasına düşenler 13 Mayıs 1919 günü İzmir Rıhtımı’na çıktılar.

     Türk Ulusu’nun yaşayış biçimine ters düşen bir tutum ve davranış karşısında, bu saldırılara ilk karşı koyma 28-29 Mayıs günleri Ayvalık’ta 172. Piyade Alayı tarafından yapıldı. Daha sonra, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları sonrasında saldırganın üstün kuvvetleri, Sakarya Bölgesi’den çekilmek zorunda bırakıldı. Bu savaşlar gerçekten stratejik ve taktik bilgilerin yanı sıra Türk subay ve erlerini cesaretlerini, kahramanlıklarını birlikte ifade edebilecek bir denklem görünümündedir.

     13 Ağustos 1921 günü başlayan ve 20 Ağustos sabahı artık önlenmesi olası olmayan bir çığ gibi ilerleyen ‘’Büyük Türk Taarruzu’’ 30 Ağustos 1922 günü düşman ordusu’nun imhası ile sonuçlanarak Türk Ordusunun yenilmezliğini bir kez daha tüm dünyaya ilan ediyordu.

      Bir çok yabancının “Anadolu Mucizesi” diye baktıkları Kurtuluş Savaşı’nın gerçek başarısı, toplu tüfekli dövüşten çok fazla, bu yeniden yaratılan ordu için sarf edilen inanılmaz çabada, dökülen terde ve tek bir sözcük ile, bu kağnı seslerinde saklıdır. Gerçek mucize, elindekini avucundakini vererek, gerektiğinde cephaneyi sırtında taşıyarak milletin katlandığı özveri ile pırıl pırıl bir ordu yaratılmasıdır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kıymeti, gerçek büyüklüğü göğüs göğüse dövüşmekten çok daha önce, yoktan varoluşta yatar. Bu önemli nokta yeterince kavranmadıkça da, Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu ve aslını anlamak olası değildir.

     Sakarya’dan bir ay sonra Türk Ordusunun Eskişehir-Afyon hattına henüz ulaştığı sıralarda birlik komutanı Ali İhsan Paşa’nın Cephe Komutanlığına verdiği 15 Ekim 1921 tarihli rapor, askerin o günlerdeki halini çok açık bir şekilde gözler önüne serer:

     “Dün 8′ nci Tümenin bütün birliklerini teftiş ettim. Birlikler, âdeta ellerine çıplak ve kirli bir tüfek verilmiş bir yığın fukara halin­dedir. Askeri üniformalı yüzde beş insana rastlamadım. Köylü kıyafetleri vücutlarını ko­ruyacak bir halde olsa yine şükredeceğim, fa­kat yarıdan fazlası yırtık, tamamen mevsimin şiddetine maruz ve mah­kûmdur. Kaput(palto), ancak yüzde beş oranında var, ayakkabıların yarısı kullanılmayacak du­rumda. Don, gömlek, ve çorap gibi bol olması gereken şeylerde bile ihtiyacın ya­rısı kadar karşılanabilmişti.’’

Mustafa Kemal Atatürk’ün Askeri Dehası

     Ancak, tüm bu güç koşullara karşılık, Büyük Taarruz için hazırlanan plana göre, düşmana hiç beklemediği bir yerden, Afyon gü­neybatısındaki sarp dağlık bölgeden, kuvvetin büyük kısmıyla taarruz etmeye karar verildi. 30 Km.’lik bu bölgeye 1’nci Ordunun 1’nci, 2’nci ve 4’ncü Kolordularına bağlı 11 tümenle bir müstakil tümen, 5’nci Süvari Kolordusuna bağ­lı üç tümen getirildi. Bu kuvvetler kuzeye doğ­ru taarruzla düşmanın gerisine düşecek ve ba­tıya doğru çekilmesine fırsat vermeden, onu bir imha muharebesine mecbur edecekti. Af­yon’dan Eskişehir’e kadar uzayan 130 km’lik cephe kısmına ise büyük bir cesaretle 7 tümen ayrıldı. Bu kuvvetin de siklet merkezi Afyon’un kuzeyi bölgesinde oluşturuldu. Eskişehir bölgesi ise, hemen hemen boş denecek kadar zayıf tutul­du. Hazırlanan taarruz plânına göre 1nci Or­du kuvvetleri Afyon batısından kuzeye doğru taarruza geçtiklerinde, Afyon doğusu ve kuze­yinde bulunan 2nci Ordu kuvvetleri de taar­ruzla düşmanın, kesin sonuç almak istediğimiz 1nci Ordu bölgesine kuvvet kaydırmasına en­gel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını (yedeklerini) kendi üzerine çekmeğe çalışacak ve Süvari Kolordusu da Ahır Dağlarından aşa­rak düşman yan ve gerilerine taarruz edecek, düşmanın İzmir’le telgraf ve demiryolu irtiba­tını kesecekti.

     İki ordunun insan ve tüfek yönünden aşa­ğı yukarı birbirine denk olmasına karşın makineli tüfek, top, uçak ve özellikle motorlu araç­lar yönünden   üstünlük Yunan   Ordusu’ndaydı. Çünkü Türk Ordusunun elindeki tüfek, makineli tüfek ve toplar hem eski model hem de de­ğişik cins ve tipteydi ve bu yönüyle de cepha­ne ikmalinde Türk Ordusu büyük zorlukla kar­şı karşıyaydı. Bazı topların cephanesi son derece az­dı. Örneğin, 2 nci Kolordu emrindeki havan bataryasının sadece 56 mermisi vardı. Ayrıca, Türk Ordusu’ndaki topların hiçbirinin yedek  parçası bulunmuyordu. Düşman topları seri ateşli ve bol cephaneliydi. Tüfek ve makineli tüfekleri aynı cins ve üstelik yeniydi, cephaneden yana da herhangi bir sıkıntıları bulunmuyordu.

     Yalnız süvari (kılıç) olarak Türk ordusu büyük bir üstünlüğe sahipti. Bir taarruz ve özellikle de takip harekâtında tank ve motorlu araçların bulunmadığı o zamanki savaşlarda, süvarinin oynayacağı rolün çok önemli olduğu yadsınamazdı.

İsmet Paşa bu konuyu anılarında sevinçle ve biraz da gururla anlatır

     İsmet Paşa bu savaşla ilgili anılarını şöyle anlatır; “Süvari kolordusu, Türk Ordusunun sayı olarak o zamana kadar görmediği bir süvari kıtası haline geldi. Her türlü silahı ile, topu ile mükemmel bir kıta. Evet, büyük bir süvari kuv­veti meydana getirdik. O zaman, Mohaç’tan sonra en büyük süvari kuvvetini ben kullanı­yorum diye çalım yapardım.”

     Mustafa Kemal Paşa, ordu birlikleri arasında bir futbol maçı organize edilmesi bahanesiyle ordu komutanlarını Akşehir’e davet etti. Böylece Yunan’lıların ve İşgal Devletlerinin dikkatleri çekilmeyecekti. 28 Temmuz gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri verdi. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 20 Ağustos 1922’de Ankara’dan Akşehir’e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. Çok gizli bir şekilde yürütülen bu olayları kamuoyundan saklamak maksadıyla, 21 Ağustos’ta Çankaya köşkünde bir çay daveti verileceği gazete ve ajanslara bildirilmişti.

Savaşın seyri ve sonuç

     Savaş başladıktan kısabir süre sonra, Anadolu’daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edilmiş kalan bölümü ise 3 grup halinde çekilmekteydi. Bu durum karşısında Çalköy’de yıkık bir evin avlusu içinde Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet Paşa ile kırık bir kağnı arabasının başın­da buluşarak Yunan ordusunun kalıntılarını ta­kip etmesi için Türk ordusunun büyük kısmı­nın İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaş­tırmışlar ve müteakiben de Gazi Mustafa Ke­mâl «Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!» emrini vermişti. 1 Eylül 1922’de Türk Ordusu­nun takip harekâtı başladı. Muharebelerden kurtulan Yunanlılar, İzmir’e Dikili’ye ve Mudanya’ya doğru geri çekilmeye başladılar.

     30 Ağustos Zaferi, Türk Ulusu’na takılmak istenen tutsaklık zincirinin parça parça edildiği gündür, 30 Ağustos kahramanlıklarla dolu olan Türk tarihinin en parlak güneşlerinden birinin doğduğu gündür. O günleri gören ve yaşayan yazar Falih Rıfkı Atay‘ın 30 Ağustosla ilgili değerlendirmesi ise şöyle: ’’Bugün bağımsız bir devlet kurmuşsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini ve her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.’’

         Bu yıl dönümü nedeniyle, Türk Ulusu’nun devamlılığı ve yükselmesi için ölümü hiçe sayarak kan döken ve savaşan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onun yakın silah arkadaşları İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir paşalar ile tüm şehitlerimizi, gazilerimizi sonsuz şükranlarımla anarken, dün olduğu gibi bugün de Türk Ulusu’nun gururu,  iftiharı olan gözbebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetlerimize gönülden başarılar diliyorum.

Kaynaklar

*Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, Ekim, 1999. 

*Fahri Belen, Büyük Türk Zaferi, Ankara, 1962.

*Türk Silahları Kuvvetleri ve Atatürkçülük, Genel Kurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1973.

*Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Devamını Oku
escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler